My Brightest Diamond – Salon IKSV

Dünya müziğinde aradığım başka bir şey ise kendine özgü özel işlerdir. İşte bu özel işlerden biri de Shara Worden’ın öncülüğündeki projesi My Brightest Diamond’ır. İlk önce burada biraz Shara’dan bahsetmek gerekiyor. Ben kendisini, ben de önemli bir yere sahip olan Amerikalı indie-folk şarkıcısı Sufjan Stevens ile tanıdım. Belli mi olur bir gün onun konserinde de bulunurum ve o konseri de büyük bir zevk ile kaleme alırım. Shara müzisyen bir ailenin içinde yetişmiş. Bu durum bana hep etkileyici gelmiştir. Bi’ düşünsenize annenin ve babanın ciddi bir şekilde müzikle uğraştığını, çocuğun ise o müziğin içinde kendisine nasıl bir hayat yarattığı, o hayatın içindeki hayalleri ve ileride kendisinin de o müziğin bir parçası olma ihtimali beni fazlasıyla etkilemiştir. Ben Shara’ya biraz da bu perspektiften baktım.

Shara ile beraber sahnede yer alan bir diğer isimde,  kendisini hiçbir zaman yalnız bırakmayan ve bir çok albümde ismi geçen hatta Tindersticks’in 2010 yılında çıkarmış olduğu Falling Down a Mountain albümünde ciddi bir emeği olan Davulcu Earl Harvin’di. Harvin sahnede Shara ile beraber o kadar iyi bir uyum içindeydiler ki ilk önce bunun farkına varıyorsunuz.

Konser özel bir proje olan Letters to Distant Cities ile başladı. Shara’nın bu projenin içinde almasının sebebi ise fotoğrafçı Murat Eyüboğlu. Ayrıca bu projenin içinde özel biri daha var. Amerika’da psikiyatristtik yapan ve aynı zamanda şiirleri, şiir çevirileri, öyküleri ve makaleleri bulunan Mustafa Ziyalan. Bu projenin çıkış noktası metropol yalnızlığının işlenmesi. Ve bu yalnızlık öyle bir kompozisyon ile anlatılmış ki, çekilen her fotoğrafın bir hikâyesi ve bize anlatmak istediği bir duygusu olmuş. Shara albümün girişinde Mustafa Ziyalan’ın kaleme aldığı The Sea dinletisine o büyülü sesi eşlik etmiş. Bu projeyi özel kılan ise Müzik, fotoğraf ve şiirin bir çatı altında toplanması olmuş. İşle her şey bu özel projenin dinletisi ile başladı. O anakent yalnızlığı Murat’ın çekmiş olduğu fotoğraflar ve Shara’nın büyülü sesi ile bize anlatıldı.

Bu güzel projenin ardından Shara bütün heybeti ile tekrar sahnede yer aldı. Son çıkarmış olduğu All Things Will Unwind albümünün ilk şarkısı We Added It Up ile harika bir başlangıç yaptı. 2006 yılında çıkarmış olduğu ilk albümünden son albümüne kadar dinlediğim o büyülü sesi canlı dinliyor olmamın bende yaratmış olduğu o etkinin duygusu bütün ruhumu sarmıştı. Ardından ilk albümü Bring Me The Workhorse ki bu albüm bende önemli bir yere sahiptir. (herkeste olduğu gibi) İşte bu albümün ikinci şarkısı Golden Star ile Shara sahnede daha da büyümüş ve beni gitgide daha da şaşırtıyordu. Galiba gerçekten bu kadarını beklemiyordum. Şaşkınlığımın en büyük nedeni bundan başka bir şey olamazdı. İlk albümü ve son albümü arasında ilerlerken son albümden Escape Routes şarkısını söylerken onu dikkatlice izledim. Yaptığı işten haz alan ve bir o kadar da eğlenen bir kadın gördüm. Şarkılarını söylerken yaratmış olduğu o teatral hava aldığı opera eğitiminin bir yansımasıydı. Ve son albümün efsane şarkılarından biri Be Brave! Albümde sözleri ile beni oldukça etkileyen bu şarkıyı Shara söylerken şarkının etkisi altına girmesi ve o etkiyi bize aktarması gerçekten inanılmaz ve görülmeye değer bir andı. Gerçekten son albümde sözleri ile başlı başına birçok başyapıt var. Bunlardan başka biri de She Does Not Brave The WarBu şarkı ismiyle aslında her şeyi fazlasıyla anlatıyor. Bundan sonra Shara’nın yapmış olduğu setlist dinleyenlerin isteklerine maruz kaldı. Bunlardan birisi ilk albümün efsane şarkılarından Gone Away… Shara seyirciyi hiç kıramadı, istenilen her şarkıyı söyledi. Çünkü herkesin mutlu olmasını istiyordu. Bu şarkılardan birisi de büyük bir ihtimal söylemeyeceğini düşündüğüm gerçi her ne kadar olsa da bu şarkı istenince onun da hayret ettiği Workhorse idi… İşte bu benim şarkım! Sözleri müziği ve Shara’nın o harika sesi ile hayat verdiği Workhorse…  O kadar anlatılacak şey var ki bu şarkı için, ilk söylemek istediğim o efsane ilk albümün noktası olmasıdır. Yani o harika albüm bu şarkı ile kapanmış ve çoğu kişiyi hüzünlendirmiştir. Kısaca işte bu dedirtmiştir. Bu şarkı ona duymuş olduğum hayranlığımın bir ifadesi olmuştur ve o şekilde bende kalacaktır. Konser bitiminden sonra yaptığı bisten dolayı iki şarkı daha seslendirdi. Ama ne iki şarkı! İkisi de efsane ilk albümden Freak Out diğeri ise Something of an End şarkılarıydı. Her şeyi ile harika zaman geçirdiğimiz o süre o kadar çabuk ilerledi ki, bu aslında bize kusursuzluğun bir ifadesiydi…

Setlist

We Added It Up
Golden Star
Escape Routes
Be Brave
She Does Not Brave The War
Gone Away
Dragonfly
Magic Rabbit
I Havbe Never Loved Someone
Apples
Workhorse
High Low Middle
Inside A Boy

Bis
Freak Out
Something of an End

Not: Fotoğraflar Ceren Şekerci tarafından çekilmiştir.

Jaga Jazzist – Tamirhane

2011 yılının sonlarına doğru yaklaşırken 2012 yılında açıklanan konserlere göz attığımda bir de ne göreyim. 1994 yılında Norveç’in Oslo kentinde kurulmuş 9 kişiden oluşan bir caz topluluğu olan Jaga Jazzist. Zaten işin içine Norveç girdiği zaman konsere gitmek ya da gitmemek hakkında çok fazla bir şey düşünmüyorsunuz. Bu konserin en büyük talihsizliği ise Salon’da aynı gün konser verecek olan Norveçli Caz Trompetçisi Nils Petter Molvaer idi. Ben ise seçimimi Jaga Jazzist tarafından yana kullandım. Düşünebiliyor musunuz? 1994 yılında progressive bir caz grubu oluşuyor ve günümüze kadar kendini koruyor. Jaga Jazzist ile tanışıklığım 2005 yılına çıkarmış oldukları What We Must albümüydü. Albümün ve yaptıkları müziklerin kısa bir sürede bağımlısı olmuştum. Jaga Jazzist o yıllarda bana Norveç müziğini ve müzisyenlerini araştırma merakanın vermiş olduğu bir hediyeydi. İlk defa İstanbul’da konser verecek olmaları ve benim şimdiye kadar duymuş olduğum bu hayranlık karşında kayıtsız kalmadım ve Tamirhane’nin yolunu tuttum. Tamirhane demişken birkaç bir şey söylemek istiyorum. İlk önce ses sistemleri söylenilenler kadar kötü değil. Ama Jaga Jazzist konserinde mekanın kapasitesinin üstüne nasıl çıkabiliriz ya da bu mekan en fazla kaç kişi alıyor denemesi gibi bir şey yaptılar. Dışarıda izlemeye çalışanlar kapının önünde izleyenler açıkcası hiçkimse mekanın içinde rahat bir şekilde hareket edemiyordu. Gerçi ben Ghetto’da bu tarz durumlara alışkın olduğum için hiç yabancılık çekmedim. İkinci bir konuda konserin hemen başlarında nedenini bilmediğimiz bir şekilde çıkan kavgaya herhangi bir yetkilinin müdahele etmemesiydi. Kavgayı yatıştırmaya çalışan kişinin Martin Horntveth olması durumun ne kadar vahim olduğunu gözler önüne seriyordu.

Martin demişken bu adam sahnede resmen kendinden geçiyor. Öyle bir canlı performans sergiliyor ki davulu ile, onu hayranlıkla izliyorsunuz. Hazır grubun üyelerine geçmişken onlardan da bahsetmemiz gerekiyor. Gitar Marcus Forsgren, bas Even Ormestad, vibrafon ve gitar Andreas Mjøs, saksafon, klarinet ve gitar Lars Horntveth, klavye Øystein Moen, trombon ve perküsyon Erik Johannessen, tuba ve glockenspiel ise Peder Simonsen. Bu kadar geniş bir müzik aletleri yelpazesi ile yapılan bir müzikten bahsediyor olmam Jaga Jazzist’in nasıl bir grup olduğuna dair size birkaç fikir vermiştir, diye düşünüyorum. O gece sahnede Jaga’yı izlerken resmen tek keklimeyle hipnotize oldum. Bunların yaptığı müziğin ana hissiyatı ben de bu şekilde oluştu. Evet resmen müziklerini icra ettiklerinde büyüleniyorlar ve o büyüyü bize olduğu gibi aktarıyorlar. O kadar sevmişleri ki yaptıkları işi her birinin gözlerinde bunun parıltısını rahat bir şekilde görebiliyor ve algılayabiliyorsunuz. Jaga Jazzist gerçekten tatmini yüksek bir setlist hazırlamıştı. Hiçbir isteği de kırmadılar. Oslo Skyline şarkısını Martin İstanbul Skyline olarak değiştirdi ve grup öyle bir canlı performans sergiledi ki yıllardır onları beklediğimize deydi. Benim göz bebeği şarkılarımdan biri de Animal Chin’di. Ve bu şarkıyı son şarkı olarak seçmeleri geceyi kusursuz bitirdi.

Jaga zihnimizinde bulunan o yerini yapmış oldukları bu harika canlı performansları ile aklımızdan hiç çıkartmamamız gerektiğini söylediler. Soğuk bir İstanbul gecesi karşımıza çıkan bu Norveçli progresive caz topluluğu bize olduça sıcak ve bir o kadar da güzel bir gece yaşattı.

Not: İleride konsere dair birkaç fotoğraf eklenebilir.

Pat Metheny Trio – CRR

Bir haftanın ortası ne kadar güzel olabilir ki derken karşımıza birden çıktın, Pat Metheny… Bu adamı yaklaşık 7 yıldan beri takip ediyorum. O zamanları bir üniversite öğrencisiydim. Hatta tanışmam da bir nevi İstanbul’da olmuştu. O yıllar müzik dünyasının içinde beni mutlu eden küçük bir hobim vardı. İstanbul etkinliklerine gelen müzik adamlarının özellikle caz dünyasının isimlerini araştırırdım. İlk irdelediklerim, İstanbul’a ilk gelişi mi? Bir albüm konserler dizisi mi? Tarzı tam olarak nedir? Nasıl bir ekip ile geliyor? İşte hep bu soruların cevapları ile uğraşırdım. Hatta konser bittikten hemen sonra yansıyan haberleri takip ederdim. Burada biraz içim burkulurdu. Bu konserlerle ilgili çok fazla yazı bulamazdım. O yüzden ileride en büyük hayalim bu özel konserleri yazmak üzerineydi. Çünkü o zaman yeteri bir bilgi ve müzik bilgisine sahip olmadığımı düşünürdüm. İşte benim için o özel konserlerden biri de Pat Metheny’ydi. 7 yıl önce gelmiş olduğunda bütün hayatında yaptığı işlere, albümlerine kendine has olan o Picasso gitarına almış olduğu ödüllere kısaca kendisini her şeyi ile araştırmıştım. Evet, o zaman o konseri izleyememiştim. Ama o zaman ileride İstanbul’a tekrar geleceğini biliyordum. Cemal Reşit Rey(CRR) salonun resmi internet sayfasında duyurulmadan, Pat’in kendi internet sayfasında o müjdeli haberi duyduğumda inanılmaz heyecanlanmış ve haklı çıktığım için kendime de şaşırmıştım. Hatta CRR’in resmi sayfasında duyurulmadan hemen Lastfm’de event’ini de oluşturmuştum. Söylemeden edemeyeceğim bir konu ise CRR’in resmi internet sitesi büyük bir ayıba imza attı. Pat Metheny konser tarihlerini 31 Ekim – 1 Kasım duyurmuştu. Bunun üzerine kendilerine bir mail yazdım ne bir cevap olarak döndüler ne de tarihleri düzelttiler.

Ama dün konsere gittiğimde ve salonu tıklım tıklım gördüğümde içimde yaşamış olduğum heyecan bir kat daha arttı. Heyecanın Pat’i karşımda gördüğümde tavan yapmış ve yıllar önce özlemini duyduğum konserdeki yerimi almış ve artık sadece tek isteğim kalmıştı, o da yapmış olduğu o harika müziği dinlemekti. Yalnız sahnede unutulmaması gereken başka kişiler var. Bunlardan biri Kontrbas üstadı Larry Grenadier. Larry kariyeri boyunca o kadar iyi müzisyenlerin grubunda yer aldı ki bunlardan biri Türkiye’ye de gelmiş yetenekli piyanist BradMehldau. Başka önemli bir isim ise saksafon ile harikalar yaratan Joshua Redman. Kendisi bir röportajında Pat’e hayran olduğunu ve Pat’in yapmış olduğu o klasik harika albümleri Bright Size Life”, “80/81”, “Song X” ve “Rejoicing” ile büyüdüğünü ifade ediyor. Gerçekten grubun içerisinde ilk gördüğünüz şey “dostluk” ve bu dostluk ile beraber yapmış oldukları o müzik… Ve şimdi inanılmaz bir insana geçiyoruz. O kadar canlı davul performansları gördüm ama bu kadar beni etkisi altına alan bir insan şimdiye kadar olmamıştı. Evet, bahsettiğimiz o muhteşem davulcu Bill Stewart Biliyorum ismini söylemek onu anlatmak için yapılabilecek en iyi şeydir. Ama yine de bu harika insandan bahsetmek istiyorum. Bill’in kariyerinde Pat’in dışında çok önemli insanlar var. Mesela usta saksafoncular Lee Konitz ve Michael Brecker gitarist John Scofield bunların en önemlilerinden. İşte durum bu kadar iyi olunca sadece harika bir konser yaşamanız da kaçınılmaz oluyor.

Konser o kadar iyi başladı ki ilk önce sahneye Pat ile Lee çıktı. İkisi birlikte harika şarkılara imza attılar.  Mesela bunlardan birisi Lee’nin de kendisi için önemli bir yere sahip olan o harika eser Bright Size Life… Lee için ne kadar da onur verici bir şey, onu dinleyerek büyüdüğü Pat ile aynı sahnede beraber çalmaları mutlaka onun için onur verici bir şeydir. Ve bunu düşündüğüm zaman almış olduğumuz haz bir kez daha arttı. Pat ile Lee bir klasik olan Change of Heart’ı da unutmadılar. İnsan onları orada o şekilde izlerken gözlerini bir an olsun bile kırpamıyor. Mutluluğun müzik ile resmi çizilirken, siz de o resme bakmaya doyamıyorsunuz.

Pat Metheny Triosunu oluşturacak kişi olan Bill’de artık sahnedeki yerini almıştı. Bu üçlü bize o an yaşamamız gereken neyse onu verdiler. Üçü beraber çaldıkları ilk şarkı ise “Soul Cowbow’du. Cazı neden sevdiğim bu harika insanları karşımda görünce aklımda tekrar belirdi. İşte dedim bu doğaçlama olduğu müddetçe cazdan vazgeçmem mümkün değil…

Konser o kadar kesintisiz bir solukla ilerliyordu ki koltuğumuza adeta yapışmış, bize yaptıkları o hipnoz ile başka bir evrenin insanları olmuştuk. O kadar güzel şarkılar çalıyorlardı ki mesela “James”, “Always and Forever”, “When We Were Free”, “Find Me in Your Dreams” aklımda ilk kalanlar olmuş.

Biz o gün inanılmaz bir olaya da şahitlik yaptık. Ne mi? Pat’in hayaletleri… Pat ile ilgili bir şey söylemek istiyorum. “Bu adam müziğin Albert Einstein’ı…”  İnanılmaz bir şey yapmış o kadar seviyor ki müzik aletlerini artık ona bunlar yetmiyor ve kendi insansız orkestrasını kuruyor. Gerçekten harika bir iş çıkarmış. Ben konsere gitmeden Youtube’da bu projeyi izlemiştim. Salonda izlemeyenler haliyle bu olaya çok şaşırdılar. Bende şaşırdım böyle bir düzenek ile dünya turuna çıkmış olması beni hayretler içine düşürdü. O yüzden merak edeler için bu projeyi mutlaka izlesinler. Pat tek başına bir insansız orkestra yönetmezmiş gibi ayrıca bir de onlara eşlik ediyor. Evet, yok artık diyorsunuz ama konuştuğumuz kişi “Picasso” isminde bir gitara sahip olunca az çok bu durumu anlıyorsunuz. O sihirli gitar Picasso’dan biraz bahsetmek gerekiyor. Pat’in parmaklarına ait olan bir müzik aleti nasıl bu kadar farklı ve güzel olabilir. Hele onu çalmaya başlayınca her şey insanın gözüne ne kadar da farklı geliyor.

Konserde ne yazık ki fotoğraf çekilmedi, çünkü fotoğrafçı izni yoktu. Ne Jazz dergisi ne de CRR konsere ait herhangi bir fotoğraf çekmedi. Açıkçası bende böyle bir durumda fotoğraf çekmeye yeltenmedim. Zaten yeltenemezdim, Pat’in ve grubunun bize sunmuş olduğu o etki ile…

Her şeyi ile CRR’e gelenler harika ve kesinlikle unutmayacakları bir gece yaşadılar. Resmen büyülenip salondan ayrıldılar. Konser bittiğinde herkesin yüzlerindeki o şaşkınlık ifadesini hala görür gibiyim. Pat, Bill, Lee ve Pat’in hayaletleri 2 saat boyunca bizi başka bir evrenin bambaşka insanları olarak addettiler. Ve müzik ile mutluluğun kapılarını sonuna kadar araladılar…