Melody Gardot; Love is Art of Music

Müzik bu sefer gökyüzünde, bulutların arasında karşıma çıkmıştı. 2009 yılında caz dalında çıkan albümlere göz atarken bir çok albümü bir uçak yolculuğunda dinlemek için müzik çalarıma yüklemiştim. Bu albümlerin arasına saklanmış bir albüm sanki gökyüzünde keşfedilmeyi bekliyordu. Albüm, “My One and Only Thrill” adıyla Melody Gardot isminde bir kadına aitti.  Albümdeki şarkıları dinlemeye başladığımda gökyüzünde dinlenebilecek bir albüm varsa o albümü dinliyor olmam belki de ne kadar şanslı olduğumun göstergesiydi.

O yüzden aklımda o albümün melodileri gökyüzünde bir yerlerde saklanmış ve o kadın da bir bulutun üstünde bana şarkı söylemişti. Melody Gardot, sade olmanın gerçekten zor olduğunu ve bunun nedeninin ise sade olmanın, olunacak bir şey olmadığını bana göstermişti. İşte o yüzden sadelik o kadar güzel ki, bize bu kadını daima farklı hissettiriyor.

Dün, bir konser mekanının şarkıcının kimliği ile uyumunun nasıl harika olabileceğine de tanık olduk. “Almanya Sefareti Yazlık Rezidansı” Melody Gardot için nasıl bir konser mekanı olması gerektiğinin net bir cevabıydı. Boğazdan gelen esinti ile Melody’nin sesi birleştiğinde ortaya çıkan ve insanın tarif etmekte zorlanacağı “o an”, şarkıların boğaz manzarası, denize sıfırdı.

İşte o boğaz manzaralı denize sıfır şarkılar ile birkaç saatlik mutluluk diliminin içerinde yer alıyorduk. Aşkın müzik sanatı olduğunu söyleyen Gardot, o mutluluk diliminde bizi de o aşkın bir parçası yapıyordu. Geçmişte yaşamış olduğu o kötü günlerin ona kazandırdığı tecrübeyi yapmış olduğu müzik ile bize aktarması onun aslında ne kadar güçlü olduğunun da göstergesiydi. melody gardot

Gardot’un naif sesi, zarif güzelliği, yüzündeki kocaman gülümsemesi ve o sahne ihtişamı seyirciyi adeta büyülemişti. Bunun farkında olan Melody, seyirci ile yeri geldi beraber şarkı söyledi yeri geldi sahnede beraber dans etti. Melody’nin müzik ile uyumunun en büyük nedeni müziği pür dikkat dinlemesiydi. Sanki müzik ona itaat ediyor ya da başka bir ifadeyle saygıda asla kusur etmiyordu.

Melody kıyafetini değiştirmek için verdiği arada ise bu sefer bizi etkisine saksofon üstadı Irwin Hall aldı. Bir ara iki saksofonun bir arada çalması da seyirciyi resmen büyülemişti. Bir an olsun konserden ayrılmıyorduk. Ve Melody’nin beni gökyüzünde mest eden iki şarkı, “Baby, I’m Fool” ve “Who will Comfort Me” şarkılarını duyduğumda Melody bulutların üstünde ben de artık gökyüzünde yer alıyordum. Bir yandan ise içimden nasıl boğazın o görkemli atmosferi de bize yoldaş olabiliyordu diye de düşünüyordum. Bu kadar mı o an için her şey gözüme kusursuz gelebilirdi. Aslında ben “on an” için “Boğaza sıfır bu şarkıları gökyüzünde dinliyordum.”

Hafif rüzgarlı bir temmuz gecesi her şey bittiğinde aşkın müzik sanatı olduğunu söyleyen Melody bize boğaza sıfır şarkılar söylemişti.

Fotoğraf: Zülal Kalkandelen

Reklamlar

Kings of Convenience – Babylon Istanbul

Keşfetmek o kadar güzel ki tadını bir kere aldın mı bırakamazsın. Hele keşfettiğin şey seni hayal kırıklığına uğratmadıysa. Keşif aslında seni bir yolculuğa çıkarır. Bu yolculukta nerede duracağını, yolculuğun nerede biteceğini asla bilemezsin. Her şeye hislerin karar verir. Onlar şekillendirir seni. İşte ben geçen Cuma keşfimin son haddesi olan yerdeydim. Yıl 2006, müzikte sürekli bir arayış içerisinde merakımın da verdiği güç ile farklı kentlerden benim için fark arz eden müzikleri araştırıyordum. O zamanları caz müziğine olan ilgim ayyuka çıkmış, gözüm başka bir şey görmüyor. Hatta çok şeyi de es geçiyorum. O yıl bir şey de durdum. Ülke olarak ise de Norveç’teyim. Aslında öylesine bakınıyordum. Meğerse sonra anladım ki benim için sıradan bir bakınmanın ötesindeymiş. 30’lu yaşlarını yeni aşmış iki delikanlı gözüme çarptı. Hani bazen bir müziği ilk defa dinlediğinizde seni nasıl olduğu bilinmeyen bir biçimde etkiler ya işte o şekilde bir sese adeta saplandım. O zamanları herhangi bir şeyin bağımlısı nasıl olunur bilmezken artık bu ses sayesinde onun ustası olmuştum.

Ne zaman kendimi derin bir boşluğun içerisine düşsem, beni oradan çekmek için boşluğa bir ip salarlardı. Kurtulurdum, ben. Kurtulmakla kalmayıp derin bir nefes de alırdım. Hatta bencilliğimi bir kenara fırlatıp, bu arkadaşlarımla, başka arkadaşlarımı da kurtarırdım. Ben aslında burada sadece bir aracıydım. “Kings of Convenience benim için bahar mevsimi gibidir.” Kışın o kasvetli soğuk havasından alır, yazın sıcak kucağına bırakıverir. Gerçekten mutlu olursun. Bunun tarifini kelimelere dökmek gibi ne bir niyetim, ne de anlatacak bir gücüm var. Resminin bile çizilemediği mutluluğu size kelimelerimin oluşturacağı cümleler ile bahşedemem.

Ama geleceklerini duyduğumda heyecanımın ben de yaşattığı mutluluk ve 6 yıllık o zaman zarfının içerisindeki o müziğin tarifinin bana neler yaşattığı gözümün önünden bir an geçiverdi. Sonunda çıkmış olduğum bu uzun yolculuğun belki de en keyifli saatlerine yaklaşıyordum. Hatta araya bazı aksiliklerde girmiş konser iyicene kendini sabırsızlaştırmıştı. Neyse ki gün geldi ve ben onlara sadece iki adım uzaklıktaydım. Her şeyin ötesinde zor durumlarda imdadıma yetişen bu seslere bir vefa borcumun göstergesiydi, orada oluşum. Hangi şarkıları söyleyeyim ki, Know How mı? Ya da I’d Rather Dance With You mu? Misread olamaz mı? Ya Boat Behind? Peki Me In You ? Mrs Cold kulağa hoş gelmiyor mu? Homesick dediğinizi duyar gibiyim. Pardon az daha aklımdan çıkıyordu “I Don’t Know What I Can Save You From” da bizimleydi. Ve niceleri…

Son olarak bir şey söylemek gerekirse naçizane, şöyle bir şey söylemek isterim;

Mevsimlerin iki mesneti vardır. Bunlardan biri ilkbahar diğeri ise sonbahardır. Gördünüz mü ikisinde de bahar var. Yanılıyor olamam. İşte bunlara ek olarak üçüncü dayanağımdır, Kings of Convenience.

Not: Fotoğraf Babylon Istanbul Facebook sayfasından alınmıştır.

 

19. İstanbul Caz Festivali; Erykah Badu

Hani bazı konserler vardır, haberini erken alırsın. Haliyle önünde işkence niteliğinde ciddi bir süreç oluşur. Önceden program yapmak zorunda kalırsın. Hatta ya o gün bir sorun çıkarsa diye de endişelenirsin. İşte o konserlerden birisi 19. İstanbul Caz Festivali kapsamında Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava sahnesinde gerçekleşen Neo-Soul’un kraliçesi olarak gösterilen ve ilk kez Türkiye’ye gelecek olan Erykah Badu’ydu…

Erykah Badu’nun müziğini dinlerken hissettiklerimi büyük bir ihtimalle burada çok iyi aktaramayacağım. Çünkü o buna bir an olsun bile izin vermiyor.
Kendisi sahneye adımını attığında ilk önce harika bir kadın gördüm. Özellikle bakışları ile seyirciyi etkisi altına alması bir an olsun gözümüzü ondan ayırmamamıza neden oluyordu. Sahnedeki o asil duruşu bile bizi etkilemek için bir sebepti. O üst düzey enerjisi ile öyle bir giriş yaptı ki konsere, ilk dakikadan herkesi ayağa kaldırdı. İlk beş- altı şarkılık süreçte bütün açık hava onun şarkılarına ayakta dans ederek eşlik etti. Erykah seyircinin göstermiş olduğu bu sevgi selinden oldukça memnun görünüyordu. Hatta şaşırdığını bile görmek mümkündü. Bu arada beni en çok etkileyen durumdan birisi de Erykah Badu’nun inanılmaz bir ekibe sahip olması. Bu kadar güçlü bir ekibe sahip olması aslında onun ne kadar büyük bir şarkıcı olduğunun kanıtı. Erykah şarkıcılığı dışında ayrıca sıkı bir aktivist. O gün sahneye Arizona’daki göçmenlere destek vermek için “I am an imigrant” (Ben bir göçmenim) yazılı bir tişörtle çıktı. Ayrıca seyirci ile sürekli bir iletişin halinde olan Badu bir ara şöyle bir cümle kullandı “Bigger than your goverment” bu cümle aslında bireyin ne kadar güçlü olduğunun bir ifadesi niteliğindeydi. İşte Badu’nun bana göre yaratmış olduğu o müzik felsefesinde de bu var…

Sahnedeki hâkimiyeti, tek başına o güçlü kadın duruşu ve bize bunu tamamıyla aktarması tam bir zarafetin dışa yansımasıydı. Konserde dikkat edilecek hususlardan biri de sanki bir albüm kaydı yapılıyormuşçasına her şeyin kusursuz oluşuydu. Albüm kayıtlarından tek farkı ise konserdeki şarkılarının albüm kayıtlarından daha iyi olmasıydı.

Sonunda Badu’da dayanamadı ve o müthiş koronun içinde kendine yer buldu. Hatta bir an olsun bile ayrılmak istemedi, seyirciden… Gösterilen o ilginin altındaki utanma duygusu aslında onun kişiliğinin ne derecede olduğunun dışa yansıması gibiydi. Badu çok güzel şarkılarına söyledi. Bunların arasında Other Side of the Game, Window Seat, On & On, Apple Tree gibi harika şarkılar vardı. Hele konser sonunda yapmış olduğu bis seyircinin göstermiş olduğu o ilgiye vermiş olduğu bir hediyeydi. Resmen Badu konser içinde minik bir konser daha yaratmıştı.

İşte 4 Grammy sahibi olan bu harika kadın derin, renkli ve özgün sesiyle bize harika bir gece yaşattı. Her şey o gece, o kadar güzeldi ki “biz” adını koyamadık…

Not: Fotoğraf Ebru Baranseli‘ye aittir.

19. İstanbul Caz Festivali; Gretchen Parlato / Ambrose Akinmusire

Dünyanın neresinde tarihin içinde caz konseri izleyebilirsiniz? Ya da bir arkeoloji müzesinin bahçesinde caz konseri izleyebilir misiniz? Bu soruların cevap anahtarına sahip olan şehirdir, İstanbul…

İstanbul Arkeoloji Müzesi İstanbul Caz Festivali kapsamındaki konser mekânlarının en etkileyicisi ve en güzelidir, benim için…

İşte böyle bir yerde dün akşam harika iki insan vardı. Caz eleştirmenleri tarafından daha şimdiden çok önemli bir trompetçi ilan edilen Ambrose Akinmusire ile modern cazın en yaratıcı genç yorumcularından Gretchen Parlato bize harika bir atmosfer eşliğinde fevkalade bir müzik ziyafeti sundular.

İlk önce Ambrose Akinmusire ve arkadaşları sahnedeki yerini aldı. Bu arada arkadaşlarından bahsetmeksek ciddi bir haksızlık yapmış oluruz. Hepsi birbirinden kendi alanlarında değerli müzisyenler. Tenor Saksofon Walter Smith III, piyano Sam Harris, kontrbas Harish Raghavan, ve davul Justin Brown.

Akinmusire’den biraz bahsetmek istiyorum. Kendisinden 2007 yılındaki Thelonious Monk Uluslararası Caz Trompet yarışmasındaki birinciliği ile haberdar oldum. Akinmusire sadece benim değil, benim gibi cazla ilgilenen herkesin ilgisini çekmişti. Kendisinin bir röportajında Kendi tarzını nasıl tanımlarsınız? Diye sorulduğunda Akinmusire ilginç bir cevap veriyor, diyor ki; “dürüst olmak gerekirse her şeyi kontrol etmeye çalışmıyorum.” Yani her şeyi akışına bırakıyor. Çalarken bizzat buna şahit oluyorsunuz. Trompetine yön vermiyor, ona yöneliyor. Aslında bu durum caz için çok önemli çünkü Akinmusire doğaçlamanın istediği şeyi veriyor. O an için, ona ait oluyor. Bu durumu yakalamak oldukça zordur. Eğer bir örnek vermek gerekirse bu tarzın en başarılı örneği dahi trompetçi Miles Davis’tir. Miles Davis dâhidir. Çünkü dehanın tanımını yapmıştır. Hatta Akinmusire’a soruluyor. Miles Davis’ten nasıl etkilendiniz? Diyor ki; Bütün caz müzisyenleri Miles Davis’ten etkilenir. Ve şunu da ekliyor. “Benim için, Miles Davis sanatçıların kariyerlerini nasıl yaşaması gerektiğini çok iyi bir örnektir, o sürekli bir müzisyen olarak daima kendini yeniden keşfetti.” Aslında Akinmusire’nin ne demek istediğini biz dün gece yapmış olduğu o müziğin etkisinde bulduk. Benim için inanılmaz bir performanstı. Gerçekten bu kadar farklı bir trompetçi daha önce canlı dinlememiştim. Çünkü bu kadarını beklemiyordum. Ağırlıklı olarak son albümü When The Heart Emerges Glistening’den harikalar yarattılar. Bu albümü mutlaka dinleyin, size huzurun kapılarını açacaktır. Hatta arada bir gözlerinizi kapatın ve müziğin sizde canlandırdığı o güce kulak verin.

Yaklaşık 1 saat sahnede arkadaşları ile beraber kalan Akinmusire zamanı adeta kendine hapsetti ve bize müziği ile sattı. Kısacası zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık.

Ardından kısa bir bekleyiş sonrası sahneye Gretchen Parlato ve arkadaşları geldiler. Her şey daha bitmedi, bir de bizi görün der gibiydiler. Parlato, sahneye piyanoda Taylor Eigsti, davulda Kendrick Scott, Kontrabas ve Gitarda Burniss Travis ile çıktı. Parlato’yu 2009 yılında çıkarmış olduğu In a Dream albümü ile keşfetmiştim. O zamanları sade bir arayış içerisindeyken Parlato aniden karşımda belirmişti. O albüm Parlato’nun tanınması için de kariyerinde çok önemli bir yere sahiptir diye düşünüyorum. Bu kadın, yaşayan efsaneler Herbie Hancock, Wayne Shorter ve Kenny Barron tarafından son zamanların en başarılı caz vokalisti olarak gösteriliyor. Hatta Wayne Shorter’in birkaç bestesine de inanılmaz bir yorum katmış. Mutlaka dinlemenizi öneririm. Burada biraz ses yetkilerinin becerisizlikliği mi yoksa sistemin yetersizliği bilemiyorum ama neredeyse konser sonuna kadar bir türlü istenilen ses düzeyini ve kalitesini ayarlayamadılar. Çünkü Parlato’nun sesi o kadar narin ki en küçük bir belirsizliğe teamülü yok. Aslında Parlato için açık hava konser mekânı belki çok uygun da olamayabilir. Kapalı bir konser mekânında sesinin rengi daha da net bir şekilde anlaşılabilir. Ama yine de Arkeoloji müzesinin bahçesinin akustiği bunun için uygun bir mekân gibi görünüyor. Parlato’ya dikkatli bir şekilde incelediğimde şunu fark ettim. Parlato adeta sesine hükmediyor. Sınırlarını çok iyi bir şekilde belirliyor. Üstelik sesindeki o sıcaklık resmen sizi sarıp sarmalıyor. O berrak ses dün gece harika şarkılar seslendirdi. Mesela Butterfly, On the Other Side, Alo Alo ,Circling, Within Me, How we Love ve Blue in Green aklımın bir köşesinde kalanlar… Hatta Parlato birkaç şarkıda Akinmusire’yi sahneye davet etti ve birlikte harikalar yarattılar. Parlato’nun su gibi sesi ile Akinmusire’nin trompetinin çıkan sesler birleşince, keyfin sesini duyar olduk. Bize aslında doğaçlamanın büyüsünü sunuyorlardı. Etkisinin ise bize sarhoş etmemesi gibi bir ihtimal olamazdı. Aslında o an, hiç ayılmamak hayattaki en güzel duyguydu, bizim için…

19. İstanbul Caz Festivali, Tünel Şenliği

Tünel benim için ayrı bir yere sahip, dar sokaklardan İstiklale çıkmak ya da kuytu bir arada oturup bir şeyler içmek, işte bunun zevkini almak bana gerçekten huzur veriyor. Diğer bir başka huzur kaynağım ise Caz. Bu iki huzur 3. kez İstanbul Caz Festivali kapsamında düzenlenen Tünel Şenliği festivalinde buluşuyor, kaynaşıyor ve büyülü tılsımı ile etraftakileri mutluluk veriyor. Ben de tünel şenliğini kaçırıp huzurumu bozmak istemeyenlerdenim. Çok geniş bir programa sahip olan bu festivalde kendime program yapmak da bir hayli zor oldu. Fakat ben programa daha önce göz attığım için, ilk başlayacağım konser Hollanda Konsolosluğunun bahçesinde sahne alacak Hollandalı cazcı Ntjam Rosie idi. Konser için Hollanda konsolosluğunun bahçesi sevimli ve bir o kadar da sıcak bir ortama sahipti. Caz severlerin kimi çimenlerin üzerine oturmuş, kimi benim gibi sırtlarını bir ağaca vermiş konserin başlamasını bekliyordu. Konsere gelmeden birkaç gün önce Ntjam’ın 2010 yılında çıkarmış olduğu Elle albümü keyifle dinlemiştim. Albüm fotoğrafındaki Ntjam’ın 2010 yılında canlı dinlediğim Grace Jones’a olan benzerliği beni hayrete düşürmüştü. Yaptığım araştırmaların sonucudu da bunun göstergesiydi. Ntjam için kaz dünyasının Grace Jones’ı diyorlardı. Ntjam arkadaşlarıyla beraber sahnedeki yerini aldığında artık bu benzerlik bütün gerçekliği ile karşımdaydı. Gelmeden dinlemiş olduğum Elle albümünden güzel şarkılar söyledi. Albümün giriş şarkısı olan Morning Glow oldukça başarılıydı. Sahnedeki sıcaklığının sebebi, kendisinin de ifade etmiş olduğu o Afrika kökenli oluşunun samimiyetiydi. Seyirci ile sürekli diyalog halinde olması sürekli gülen o çikolata kıvamındaki yüzü seyircinin içini ısıttı. Türkçe bir şarkıyı seslendirecek kadar özgüvene sahip oluşu ise bizi bir hayli şaşırttı. Bugün günlerden ne? Sorusuna seyircinin cumartesi demesi üzerine koca bir hayır çekerek, Bill Withers ait olan ve sayısız filmde kullanılan Lovely Day diyerek cevap vermesi yüzümüzde kocaman bir tebessüm bırakarak, bizi daha da mest etti.
Aklımın bir köşesine sıcakkanlı Hollandalı cazcı Ntjam Rosie’yi de yerleştirmiş olmanın keyfi ile İngiliz caz üçlüsü Phronesis’i dinlemek için Salt Beyoğlu’nun yolunu tuttum. İyi ki de tutmuşum diyorum. Hatta konser bittikten sonra kendime biraz geç kaldığım için hayıflandım. Bu kadar başarılı bir konser performansı beklemiyordum. Phronesis dediğim gibi üç kişiden oluşuyor. Kontrbas Jasper Hoiby piyanoda Ivo Neame ve davulda Anton Eger’den oluşan bu harika üçlü bizim ruhumuzu saran yapmış oldukları o müzik ile bize bunu harika bir şekilde hissettirdiler. Phronesis anlam olarak şu demek; “eğitim ile edilen pratik bir erdem.” Sahnede o erdem bütün ağırbaşlılığı ile karşımızdaydı. Sahnedeki o kararlılıkları ve o güçlü oluşları bizi oldukça etkiledi. Bu arada Salt Beyoğlu için çok şirin bir sahne oluşturulmuş. Seyirci sanki bir söyleşi ortamında gibiydi. Tek eksiği Jasper’ın ve bizlerinde etkilendiği havalandırma sorunuydu. Onun haricinde ortam o an için mükemmel görünüyordu. Performansını ve bize verdiği o enerji için davulcu Anton yani sahnenin çılgın adamı seyirciyi resmen büyüledi. Jasper’ın da dediği gibi bu erdemli üçlünün mutlaka bir CD’sine sahip olunmalı. Çünkü görülen o ki bu üçlü ilerisi için caz adına çok iyi işler yapacaklarının sinyallerini verdiler, o akşam. Ben ise harika duygular ile Salon’un yolunu tutum. Phronesis konserini bir an olsun kımıldamadan dinlediğim için Jülide Özçelik konserinin sonuna yetişebilmişim. Ama Hayat’ı, Zaman’ı ve Yalan Dünya’yı kaçırmadım… Jülide her zamanki gibi karakteristik o yumuşak sesi ile bizi duygulandırdı.
Ve benim için bu festivalin kapanışını Salom’da sahne alacak enerjileri ile bizi yerimizde rahat durmamızı sağlamayan Jo Stance grubu ile kapadık. Benim için harika bir final oldu. Finlandiyalı soul şarkıcı Johanna Försti ve davulcu-yapımcı Teppo Mäkynen’in bir projesi, Jo Stance. Gerçekten harika bir projeye imza atmışlar. 3 saksafoncu, 2 gitarist, 1 davulcu ve bir vokalden oluşan bu grup 60 yılların caz gruplarını andıran o nostaljiyi sahnede yaratmış oldukları inanılmaz enerji ile harmanlayıp bize sundular. Özellikle davulcu Teppo’nun performansı seyirciyi oldukça şaşırttı. Davulunu inanılmaz bir enerji ile çaldı. En çok dikkat ettiğim ise 7 kişinin inanılmaz uyumuydu. Herkesin ne yapacağını bilmesi yapmış oldukları bu projenin hakkını verdiklerinin adeta bir kanıtıydı. Salon’u dolduran kalabalık o gece büyük bir enerji hissiyatı ile ayrıldılar. Hatta konser başlarken Johanna’nın kalabalığı görünce yüzünde beliren şaşkınlık ifadesi, o an için yaşamış olduğu mutluluğun ifadesiydi. Son olarak bütün konserlere ve caza ilişkin söyleyeceğim şey, Cazın özü doğaçlama, doğaçlamanın dostu caz…

My Brightest Diamond – Salon IKSV

Dünya müziğinde aradığım başka bir şey ise kendine özgü özel işlerdir. İşte bu özel işlerden biri de Shara Worden’ın öncülüğündeki projesi My Brightest Diamond’ır. İlk önce burada biraz Shara’dan bahsetmek gerekiyor. Ben kendisini, ben de önemli bir yere sahip olan Amerikalı indie-folk şarkıcısı Sufjan Stevens ile tanıdım. Belli mi olur bir gün onun konserinde de bulunurum ve o konseri de büyük bir zevk ile kaleme alırım. Shara müzisyen bir ailenin içinde yetişmiş. Bu durum bana hep etkileyici gelmiştir. Bi’ düşünsenize annenin ve babanın ciddi bir şekilde müzikle uğraştığını, çocuğun ise o müziğin içinde kendisine nasıl bir hayat yarattığı, o hayatın içindeki hayalleri ve ileride kendisinin de o müziğin bir parçası olma ihtimali beni fazlasıyla etkilemiştir. Ben Shara’ya biraz da bu perspektiften baktım.

Shara ile beraber sahnede yer alan bir diğer isimde,  kendisini hiçbir zaman yalnız bırakmayan ve bir çok albümde ismi geçen hatta Tindersticks’in 2010 yılında çıkarmış olduğu Falling Down a Mountain albümünde ciddi bir emeği olan Davulcu Earl Harvin’di. Harvin sahnede Shara ile beraber o kadar iyi bir uyum içindeydiler ki ilk önce bunun farkına varıyorsunuz.

Konser özel bir proje olan Letters to Distant Cities ile başladı. Shara’nın bu projenin içinde almasının sebebi ise fotoğrafçı Murat Eyüboğlu. Ayrıca bu projenin içinde özel biri daha var. Amerika’da psikiyatristtik yapan ve aynı zamanda şiirleri, şiir çevirileri, öyküleri ve makaleleri bulunan Mustafa Ziyalan. Bu projenin çıkış noktası metropol yalnızlığının işlenmesi. Ve bu yalnızlık öyle bir kompozisyon ile anlatılmış ki, çekilen her fotoğrafın bir hikâyesi ve bize anlatmak istediği bir duygusu olmuş. Shara albümün girişinde Mustafa Ziyalan’ın kaleme aldığı The Sea dinletisine o büyülü sesi eşlik etmiş. Bu projeyi özel kılan ise Müzik, fotoğraf ve şiirin bir çatı altında toplanması olmuş. İşle her şey bu özel projenin dinletisi ile başladı. O anakent yalnızlığı Murat’ın çekmiş olduğu fotoğraflar ve Shara’nın büyülü sesi ile bize anlatıldı.

Bu güzel projenin ardından Shara bütün heybeti ile tekrar sahnede yer aldı. Son çıkarmış olduğu All Things Will Unwind albümünün ilk şarkısı We Added It Up ile harika bir başlangıç yaptı. 2006 yılında çıkarmış olduğu ilk albümünden son albümüne kadar dinlediğim o büyülü sesi canlı dinliyor olmamın bende yaratmış olduğu o etkinin duygusu bütün ruhumu sarmıştı. Ardından ilk albümü Bring Me The Workhorse ki bu albüm bende önemli bir yere sahiptir. (herkeste olduğu gibi) İşte bu albümün ikinci şarkısı Golden Star ile Shara sahnede daha da büyümüş ve beni gitgide daha da şaşırtıyordu. Galiba gerçekten bu kadarını beklemiyordum. Şaşkınlığımın en büyük nedeni bundan başka bir şey olamazdı. İlk albümü ve son albümü arasında ilerlerken son albümden Escape Routes şarkısını söylerken onu dikkatlice izledim. Yaptığı işten haz alan ve bir o kadar da eğlenen bir kadın gördüm. Şarkılarını söylerken yaratmış olduğu o teatral hava aldığı opera eğitiminin bir yansımasıydı. Ve son albümün efsane şarkılarından biri Be Brave! Albümde sözleri ile beni oldukça etkileyen bu şarkıyı Shara söylerken şarkının etkisi altına girmesi ve o etkiyi bize aktarması gerçekten inanılmaz ve görülmeye değer bir andı. Gerçekten son albümde sözleri ile başlı başına birçok başyapıt var. Bunlardan başka biri de She Does Not Brave The WarBu şarkı ismiyle aslında her şeyi fazlasıyla anlatıyor. Bundan sonra Shara’nın yapmış olduğu setlist dinleyenlerin isteklerine maruz kaldı. Bunlardan birisi ilk albümün efsane şarkılarından Gone Away… Shara seyirciyi hiç kıramadı, istenilen her şarkıyı söyledi. Çünkü herkesin mutlu olmasını istiyordu. Bu şarkılardan birisi de büyük bir ihtimal söylemeyeceğini düşündüğüm gerçi her ne kadar olsa da bu şarkı istenince onun da hayret ettiği Workhorse idi… İşte bu benim şarkım! Sözleri müziği ve Shara’nın o harika sesi ile hayat verdiği Workhorse…  O kadar anlatılacak şey var ki bu şarkı için, ilk söylemek istediğim o efsane ilk albümün noktası olmasıdır. Yani o harika albüm bu şarkı ile kapanmış ve çoğu kişiyi hüzünlendirmiştir. Kısaca işte bu dedirtmiştir. Bu şarkı ona duymuş olduğum hayranlığımın bir ifadesi olmuştur ve o şekilde bende kalacaktır. Konser bitiminden sonra yaptığı bisten dolayı iki şarkı daha seslendirdi. Ama ne iki şarkı! İkisi de efsane ilk albümden Freak Out diğeri ise Something of an End şarkılarıydı. Her şeyi ile harika zaman geçirdiğimiz o süre o kadar çabuk ilerledi ki, bu aslında bize kusursuzluğun bir ifadesiydi…

Setlist

We Added It Up
Golden Star
Escape Routes
Be Brave
She Does Not Brave The War
Gone Away
Dragonfly
Magic Rabbit
I Havbe Never Loved Someone
Apples
Workhorse
High Low Middle
Inside A Boy

Bis
Freak Out
Something of an End

Not: Fotoğraflar Ceren Şekerci tarafından çekilmiştir.

Jaga Jazzist – Tamirhane

2011 yılının sonlarına doğru yaklaşırken 2012 yılında açıklanan konserlere göz attığımda bir de ne göreyim. 1994 yılında Norveç’in Oslo kentinde kurulmuş 9 kişiden oluşan bir caz topluluğu olan Jaga Jazzist. Zaten işin içine Norveç girdiği zaman konsere gitmek ya da gitmemek hakkında çok fazla bir şey düşünmüyorsunuz. Bu konserin en büyük talihsizliği ise Salon’da aynı gün konser verecek olan Norveçli Caz Trompetçisi Nils Petter Molvaer idi. Ben ise seçimimi Jaga Jazzist tarafından yana kullandım. Düşünebiliyor musunuz? 1994 yılında progressive bir caz grubu oluşuyor ve günümüze kadar kendini koruyor. Jaga Jazzist ile tanışıklığım 2005 yılına çıkarmış oldukları What We Must albümüydü. Albümün ve yaptıkları müziklerin kısa bir sürede bağımlısı olmuştum. Jaga Jazzist o yıllarda bana Norveç müziğini ve müzisyenlerini araştırma merakanın vermiş olduğu bir hediyeydi. İlk defa İstanbul’da konser verecek olmaları ve benim şimdiye kadar duymuş olduğum bu hayranlık karşında kayıtsız kalmadım ve Tamirhane’nin yolunu tuttum. Tamirhane demişken birkaç bir şey söylemek istiyorum. İlk önce ses sistemleri söylenilenler kadar kötü değil. Ama Jaga Jazzist konserinde mekanın kapasitesinin üstüne nasıl çıkabiliriz ya da bu mekan en fazla kaç kişi alıyor denemesi gibi bir şey yaptılar. Dışarıda izlemeye çalışanlar kapının önünde izleyenler açıkcası hiçkimse mekanın içinde rahat bir şekilde hareket edemiyordu. Gerçi ben Ghetto’da bu tarz durumlara alışkın olduğum için hiç yabancılık çekmedim. İkinci bir konuda konserin hemen başlarında nedenini bilmediğimiz bir şekilde çıkan kavgaya herhangi bir yetkilinin müdahele etmemesiydi. Kavgayı yatıştırmaya çalışan kişinin Martin Horntveth olması durumun ne kadar vahim olduğunu gözler önüne seriyordu.

Martin demişken bu adam sahnede resmen kendinden geçiyor. Öyle bir canlı performans sergiliyor ki davulu ile, onu hayranlıkla izliyorsunuz. Hazır grubun üyelerine geçmişken onlardan da bahsetmemiz gerekiyor. Gitar Marcus Forsgren, bas Even Ormestad, vibrafon ve gitar Andreas Mjøs, saksafon, klarinet ve gitar Lars Horntveth, klavye Øystein Moen, trombon ve perküsyon Erik Johannessen, tuba ve glockenspiel ise Peder Simonsen. Bu kadar geniş bir müzik aletleri yelpazesi ile yapılan bir müzikten bahsediyor olmam Jaga Jazzist’in nasıl bir grup olduğuna dair size birkaç fikir vermiştir, diye düşünüyorum. O gece sahnede Jaga’yı izlerken resmen tek keklimeyle hipnotize oldum. Bunların yaptığı müziğin ana hissiyatı ben de bu şekilde oluştu. Evet resmen müziklerini icra ettiklerinde büyüleniyorlar ve o büyüyü bize olduğu gibi aktarıyorlar. O kadar sevmişleri ki yaptıkları işi her birinin gözlerinde bunun parıltısını rahat bir şekilde görebiliyor ve algılayabiliyorsunuz. Jaga Jazzist gerçekten tatmini yüksek bir setlist hazırlamıştı. Hiçbir isteği de kırmadılar. Oslo Skyline şarkısını Martin İstanbul Skyline olarak değiştirdi ve grup öyle bir canlı performans sergiledi ki yıllardır onları beklediğimize deydi. Benim göz bebeği şarkılarımdan biri de Animal Chin’di. Ve bu şarkıyı son şarkı olarak seçmeleri geceyi kusursuz bitirdi.

Jaga zihnimizinde bulunan o yerini yapmış oldukları bu harika canlı performansları ile aklımızdan hiç çıkartmamamız gerektiğini söylediler. Soğuk bir İstanbul gecesi karşımıza çıkan bu Norveçli progresive caz topluluğu bize olduça sıcak ve bir o kadar da güzel bir gece yaşattı.

Not: İleride konsere dair birkaç fotoğraf eklenebilir.