Pat Metheny Trio – CRR

Bir haftanın ortası ne kadar güzel olabilir ki derken karşımıza birden çıktın, Pat Metheny… Bu adamı yaklaşık 7 yıldan beri takip ediyorum. O zamanları bir üniversite öğrencisiydim. Hatta tanışmam da bir nevi İstanbul’da olmuştu. O yıllar müzik dünyasının içinde beni mutlu eden küçük bir hobim vardı. İstanbul etkinliklerine gelen müzik adamlarının özellikle caz dünyasının isimlerini araştırırdım. İlk irdelediklerim, İstanbul’a ilk gelişi mi? Bir albüm konserler dizisi mi? Tarzı tam olarak nedir? Nasıl bir ekip ile geliyor? İşte hep bu soruların cevapları ile uğraşırdım. Hatta konser bittikten hemen sonra yansıyan haberleri takip ederdim. Burada biraz içim burkulurdu. Bu konserlerle ilgili çok fazla yazı bulamazdım. O yüzden ileride en büyük hayalim bu özel konserleri yazmak üzerineydi. Çünkü o zaman yeteri bir bilgi ve müzik bilgisine sahip olmadığımı düşünürdüm. İşte benim için o özel konserlerden biri de Pat Metheny’ydi. 7 yıl önce gelmiş olduğunda bütün hayatında yaptığı işlere, albümlerine kendine has olan o Picasso gitarına almış olduğu ödüllere kısaca kendisini her şeyi ile araştırmıştım. Evet, o zaman o konseri izleyememiştim. Ama o zaman ileride İstanbul’a tekrar geleceğini biliyordum. Cemal Reşit Rey(CRR) salonun resmi internet sayfasında duyurulmadan, Pat’in kendi internet sayfasında o müjdeli haberi duyduğumda inanılmaz heyecanlanmış ve haklı çıktığım için kendime de şaşırmıştım. Hatta CRR’in resmi sayfasında duyurulmadan hemen Lastfm’de event’ini de oluşturmuştum. Söylemeden edemeyeceğim bir konu ise CRR’in resmi internet sitesi büyük bir ayıba imza attı. Pat Metheny konser tarihlerini 31 Ekim – 1 Kasım duyurmuştu. Bunun üzerine kendilerine bir mail yazdım ne bir cevap olarak döndüler ne de tarihleri düzelttiler.

Ama dün konsere gittiğimde ve salonu tıklım tıklım gördüğümde içimde yaşamış olduğum heyecan bir kat daha arttı. Heyecanın Pat’i karşımda gördüğümde tavan yapmış ve yıllar önce özlemini duyduğum konserdeki yerimi almış ve artık sadece tek isteğim kalmıştı, o da yapmış olduğu o harika müziği dinlemekti. Yalnız sahnede unutulmaması gereken başka kişiler var. Bunlardan biri Kontrbas üstadı Larry Grenadier. Larry kariyeri boyunca o kadar iyi müzisyenlerin grubunda yer aldı ki bunlardan biri Türkiye’ye de gelmiş yetenekli piyanist BradMehldau. Başka önemli bir isim ise saksafon ile harikalar yaratan Joshua Redman. Kendisi bir röportajında Pat’e hayran olduğunu ve Pat’in yapmış olduğu o klasik harika albümleri Bright Size Life”, “80/81”, “Song X” ve “Rejoicing” ile büyüdüğünü ifade ediyor. Gerçekten grubun içerisinde ilk gördüğünüz şey “dostluk” ve bu dostluk ile beraber yapmış oldukları o müzik… Ve şimdi inanılmaz bir insana geçiyoruz. O kadar canlı davul performansları gördüm ama bu kadar beni etkisi altına alan bir insan şimdiye kadar olmamıştı. Evet, bahsettiğimiz o muhteşem davulcu Bill Stewart Biliyorum ismini söylemek onu anlatmak için yapılabilecek en iyi şeydir. Ama yine de bu harika insandan bahsetmek istiyorum. Bill’in kariyerinde Pat’in dışında çok önemli insanlar var. Mesela usta saksafoncular Lee Konitz ve Michael Brecker gitarist John Scofield bunların en önemlilerinden. İşte durum bu kadar iyi olunca sadece harika bir konser yaşamanız da kaçınılmaz oluyor.

Konser o kadar iyi başladı ki ilk önce sahneye Pat ile Lee çıktı. İkisi birlikte harika şarkılara imza attılar.  Mesela bunlardan birisi Lee’nin de kendisi için önemli bir yere sahip olan o harika eser Bright Size Life… Lee için ne kadar da onur verici bir şey, onu dinleyerek büyüdüğü Pat ile aynı sahnede beraber çalmaları mutlaka onun için onur verici bir şeydir. Ve bunu düşündüğüm zaman almış olduğumuz haz bir kez daha arttı. Pat ile Lee bir klasik olan Change of Heart’ı da unutmadılar. İnsan onları orada o şekilde izlerken gözlerini bir an olsun bile kırpamıyor. Mutluluğun müzik ile resmi çizilirken, siz de o resme bakmaya doyamıyorsunuz.

Pat Metheny Triosunu oluşturacak kişi olan Bill’de artık sahnedeki yerini almıştı. Bu üçlü bize o an yaşamamız gereken neyse onu verdiler. Üçü beraber çaldıkları ilk şarkı ise “Soul Cowbow’du. Cazı neden sevdiğim bu harika insanları karşımda görünce aklımda tekrar belirdi. İşte dedim bu doğaçlama olduğu müddetçe cazdan vazgeçmem mümkün değil…

Konser o kadar kesintisiz bir solukla ilerliyordu ki koltuğumuza adeta yapışmış, bize yaptıkları o hipnoz ile başka bir evrenin insanları olmuştuk. O kadar güzel şarkılar çalıyorlardı ki mesela “James”, “Always and Forever”, “When We Were Free”, “Find Me in Your Dreams” aklımda ilk kalanlar olmuş.

Biz o gün inanılmaz bir olaya da şahitlik yaptık. Ne mi? Pat’in hayaletleri… Pat ile ilgili bir şey söylemek istiyorum. “Bu adam müziğin Albert Einstein’ı…”  İnanılmaz bir şey yapmış o kadar seviyor ki müzik aletlerini artık ona bunlar yetmiyor ve kendi insansız orkestrasını kuruyor. Gerçekten harika bir iş çıkarmış. Ben konsere gitmeden Youtube’da bu projeyi izlemiştim. Salonda izlemeyenler haliyle bu olaya çok şaşırdılar. Bende şaşırdım böyle bir düzenek ile dünya turuna çıkmış olması beni hayretler içine düşürdü. O yüzden merak edeler için bu projeyi mutlaka izlesinler. Pat tek başına bir insansız orkestra yönetmezmiş gibi ayrıca bir de onlara eşlik ediyor. Evet, yok artık diyorsunuz ama konuştuğumuz kişi “Picasso” isminde bir gitara sahip olunca az çok bu durumu anlıyorsunuz. O sihirli gitar Picasso’dan biraz bahsetmek gerekiyor. Pat’in parmaklarına ait olan bir müzik aleti nasıl bu kadar farklı ve güzel olabilir. Hele onu çalmaya başlayınca her şey insanın gözüne ne kadar da farklı geliyor.

Konserde ne yazık ki fotoğraf çekilmedi, çünkü fotoğrafçı izni yoktu. Ne Jazz dergisi ne de CRR konsere ait herhangi bir fotoğraf çekmedi. Açıkçası bende böyle bir durumda fotoğraf çekmeye yeltenmedim. Zaten yeltenemezdim, Pat’in ve grubunun bize sunmuş olduğu o etki ile…

Her şeyi ile CRR’e gelenler harika ve kesinlikle unutmayacakları bir gece yaşadılar. Resmen büyülenip salondan ayrıldılar. Konser bittiğinde herkesin yüzlerindeki o şaşkınlık ifadesini hala görür gibiyim. Pat, Bill, Lee ve Pat’in hayaletleri 2 saat boyunca bizi başka bir evrenin bambaşka insanları olarak addettiler. Ve müzik ile mutluluğun kapılarını sonuna kadar araladılar…

Ane Brun – Salon IKSV

Müzikte Norveç denildiğinde akan sular benim için duruyor. Kuzey insanlarını, yapmış oldukları o müziği ve seslerini şimdiye kadar hep hayranlıkla dinlemiş ve izlemiştim. O kadar güzel insanlar var ki mesela bunlardan birkaçını söylemek gerekirse Ane Brun, Kings Of Conveince, Torun Eriksen, Egil Olsen ve Royksopp aklıma ilk gelenler… Bu isimlerden benim için önemli bir yere sahip olan Ane Brun’ü Salon’nun Temmuz ayında yayınlamış olduğu konser takviminde görünce hem şaşırmış hem de bir o kadar heycanlanmıştım. Bu heycanımın tarifini anlatmak istersem geçen yıl ki Ólafur Arnalds konserini referans gösterebilirim.

Ane Brun bize gerçekten güzel, unutulmaması gereken bir Cuma gecesi  yaşattı. O geceye geçmeden önce Eylül ayında çıkarmış olduğu “It All Starts With One” albümünden biraz bahsetmek gerekiyor. Ane’nin bu son albümü kendisinin kariyeri açısından da çok şey ifade ediyor. Ben bu albümde ciddi bir başarıya ulaştığını düşünüyorum. Bu başarıyı Ekim ayında gitmiş olduğum İsviçre seyahatinde bizzat şahit oldum. İsviçre’ye gittiğimde ilk yaptığım işlerden birisi de Ane Brun’nün yeni albümünü satın almak olmuştu. Albümü satın almadan hatta piyasaya sürülmeden dinlemiş ve ilk fırsatta bu albüme kesinlikle sahip olmayı istemiştim. Hatta birkaç kaide değer dostlarıma da bu albümü hediye ettim. Bu dostlarımdan bazıları ile konser için bayağı önceden bir organizasyon yapmıştık ama ne yazık ki kendileri talihsiz nedenlerden ve önemli programlarından dolayı gelemediler. Albümü satın aldığım sırada müzik marketteki satıcı son zamanlarda bu kadar ciddi satılan bir albüm olmadığını söylemişti. Keza İsviçre’den Almanya’ya geçtiğimde de durum orada da aynıydı. İşte Ane Brun bu kadar değerli bir albümün konseri için İstanbul’a gelmişti. Ane ciddi bir şekilde sosyal medyaya önem veren bir insan. Mesela Facebook fan page sayfasından Stockholm konserinin canlı yayını yayınlamış bir siteyi duyuracak kadar da mütevazi. Stockholm konserini internet üzerinden canlı dinlemiş olmam sebebiyle az çok İstanbul’da nasıl bir konser vereceğini tahmin etmiştim. Ve kendisi bize tahmin ettiğim gibi bir konser yaşattı.

Konser ile ilgili ilk söylemek istediğim şey ise; şimdiye kadar bir çok albüm konserlerinde bulundum, bu kadar başarılı, özverili, profesyonel ve birçok detayı içinde barındıran bir albüm konserine daha önce tanık olmadım. Tabi bu albüm konserini veren kişi Ane Brun olunca onu bunca yıl neden takip ettiğimin sorusunun da cevabını kendisi İstanbul’da bana sunmuş oldu. Evet her şey ile gerçekten harika bir geceydi. Norveç’in o sıcak güler yüzlü naif kadını Ane Brun nihayet karşımızdaydı. O kadar pozitif bir insan ki, bu enerjiyi sahnedeyken size birebir aktarıyor. Bence bu onun yapmış olduğu işe ne kadar saygı ve sevgi beslediğinin apaçık göstergesinden başka bir şey olamaz. Bu arada Ane’nin arkasındaki yani sahnedeki müzisyen ekibini de göz ardı edemeyiz. Gerçekten albümü dinlerken aldığınız o bütün sesleri, yapmış oldukları o harika canlı performansları ile bize birebir hissettirdiler. Bu isimler davul Ola Hultgren, perkisyon Per Eklund, piyano Martin Hederos, elektrik bas ve çello Linnea Olsson klavye ve flüt ise Jennie Abrahamson. İşte böyle harika bir ekip ve Ane Brun ile konsere albümün ilk şarkısı olan These Days ile başladık. Artık Ane Brun etkisi altına girmiş birkaç saatliğine bulunduğumuz o konumdan çıkmış, onun bize yaşatmak istediği o hayal dünyasının içinde yerlerimizi almıştık.O kadar karışık duygular içinde yer alıyorduk ki bunlar kimi zaman neşe, hüzün, melankolilik ya da dans etmek isteyi olabiliyordu. Albümde söylemesini istediğim neredeyse tüm şarkıları söylüyordu. (bir şarkı hariç Lifeline) Albümden söyledikleri şarkıların arasında One, Undertow (ki bu performansını hayranlıkla ve kendimden geçmiş bir şekilde izledim) The Light From One, Oh Love,What’s Happening With You and Him, Worship, Do You Remember ve Words vardı. Bunun yanı sıra diğer albümlerinden de şarkılara yer vermişti. To Let Myself Go, T, Humming One of Your Songs, This Voice, Balloon Ranger ve Dirty Windshield.             

Lakin konsere ilişkin söylemeden geçemeyeceğim bir noktada gelenlerin belli bir bölümü (bayağı bir bölümü) Ane Brun’ü “Big In Japan” şarkısından ibaret sanıyor. Big In Japan cover’ı için adeta yırtınan seyirci Lifeline şarkısı için çaba gösterseydi, Ane Brun’e ciddi bir saygı duymuş “evet biz senin çıkarmış olduğun o son albümü keyifle dinledik ve şimdi de canlı dinlemek için buradayız” mesajını vermiş olurdu. “İyi bir Cover Song yapmak şarkıcı açısından oldukça iyidir, lakin kötü yanı ise her konserde karşına çıkan, lütfen o şarkıyı söyle diyen insanlar.” (Ane Brun bar cover grubunda söyleyen bir vocal değil.) Ama yine Ane o nazikliği ile o seyircileri kıramadı. Bis’ten sonra son şarkısı olarak Big In Japan şarkısını söyledi.

Bize harika bir Cuma gecesi yaşatan Norveç’in o sıcak güler yüzlü naif kadını, Ane Brun ve ekibi yaklaşık 2 saat sahnede kaldılar. Biz ise o 2 saatlik zaman dilimin esiri olmuş, hiçbir şeye aldırış etmeden huzuru bulmuş ve bu rüyanın tekrar olabilmesi umudu ile uykumuza dalmıştık…

Not: Fotoğraflar Sibel Doğru‘ya aittir.

18. İstanbul Caz Festivali: Sing The Truth

Aslında bu yazıya nereden başlayacağımı bilmiyorum. O kadar anlatılacak şey var ki o kadar akıllarda kalan anlar var ki hangilerini yazsam bir şeyler mutlaka eksik kalacak. Ama ilk olarak şunu söyleyebilirim, ben dün Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosunda harika bir konser izledim. Biraz bu konserden bahsetmek gerekirse bu “Sing The Truth” adı altında gerçekleştiren bir proje ve 2004 yılında Nina Simone şarkılarının seslendirildiği bir etkinlikle tohumları atılan daha sonra 2008 ve 2009 yıllarında büyük yıldızların yer aldığı bir turneye dönüşen, harika bir proje… Aslında “Sing The Truth” bilindiği gibi 2008 İstanbul Caz Festivalinde de yer almıştı. O sene Dee Dee Bridgewater, Stacey Kent, Raul Midön ve Sibel Köse Nina Simone’un unutulmaz şarkılarını seslendirmişti. Bu yıl ise bu harika projenin içerisinde yer alanlar Angelique Kidjo, Dianne Reeves ve Lizz Wright’tı.

Benim 18. İstanbul Caz Festivali programı açıklandığında ilk gözüme çarpan isim Angelique Kidjo oldu. Neden mi?  Yaklaşık 4 yıl önce tanıdım, Angelique Kidjo’yu üstelik Tanzanyalı bir arkadaşımdan. Şarkı araştırmayı ve farklı kültürlerde olan şarkıları keşfetmeyi çok severim. Sizin oralarda önerebileceğin ya da çok severek dinlediğin bir şarkı ya da şarkıcı var mı dedim? Bana bir şarkı dinletti, şarkının ismi Malaika’ydı. Svahili dilinde melek demekmiş. Hani ilk dinlediğinizde bir şarkıya âşık olursunuz ya işte ben de o an bu şarkıya âşık oldum. Hemen arkadaşıma bu şarkıyı kim söylüyor dedim. O ise Angelique Kidjo dedi. İşte o zamandan beri dinlerim bu harika sesi. Ve iyi ki tanımışım diyorum, yoksa dün yaşanılan o harika geceyi yaşamamış birisi olacaktım. Tabi burada Angelique dışında iki harika ses var. Bunlardan birisi In the Moment – Live In Concert, The Calling: Celebrating Sarah Vaughan ve A little Moonlight albümleri ile üst üste 3 kere Grammy ödülünü almayı başaran tek kadın caz vokalisti olan Dianne Reeves… Bu kadın da neyi görüyoruz? Biliyor musunuz? Cazın özü kalbi her şeyi olan doğaçlamayı ve bu kadının gerçekten harika bir doğaçlama tekniği var. Dün gece bize bunu oldukça net bir şekilde gösterdi. Son bayan vokalimiz ise 2003’teki ilk albümünden bu yana büyük ilgi toplayan Lizz Wright… İşte bu harika 3 kadın dün gece bize harika insanların harika şarkılarını seslendirdiler. Bu arada bu harika 3 kadının arkasındaki o yıldızlar geçidini unutmak olmaz. Kim mi bunlar? Piyanoda Geri Allen, davullarda projenin müzik direktörü Terri Lyne Carrington, basta James Genus ve gitarda Romero Lubambo… İşte bu ekip bizi yeri geldi oturduğumuz koltuklara yapıştırdı, yeri geldi ayağa kaldırıp dans ettirdi. Aslında bu harika 3 kadının arkadaki ekibe ihtiyaç duymayıp sadece bizim alkış tempolarımızla söylemiş olduklarını da gördük. Hiçbir müzisyen kullandığı aleti çalmıyor, seyirci bir müzisyen gibi bu 3 kadına müzisyen oluyordu. İşte o zaman neden cazı sevdiğimi bir kez daha anladım. Özellikle bir doğaçlama ustası olan Dianne ise bize harika bir müzik ziyafeti sunuyordu. Birçok ünlü kişinin şarkılarının söylediği gecede Angeligue Kidjo’nun bir Tracy Chapman klasiği olan Talking About a Revolution Cover’ı ise harikaydı. Gecenin sürprizi ise Angelique yaptı. Hadi kalkın dans ediyoruz dedi ve seyircilerin arasına girip hep bir ağızdan seyircinin Che Mama Che Mama Africa diye söylemesini ve dans etmesini istedi. Resmen bütün Açıkhava ayağa kalkmış Angelique Kidjo ile dans ediyordu. Konser bittikten sonra Açıkhava’nın dakikalarca alkışlarını kırmayıp 2 şarkı daha söylemeleri ise bizim yaşadığımız o mutluluğu daha da üst seviye çıkarmıştı. Gerçekten dün gece bu kadınlar bize “doğruyu söylediler…”

Not: Fotoğrafların  devamı için: http://www.flickr.com/photos/79515318@N00/

18. İstanbul Caz Festivali, Tünel Şenliği

Bu yıl 18. düzenlenen İstanbul Caz Festivalinin 2. Günü harika bir Tünel Şenliğine ev sahipliğe yaptı. Program geçen seneye göre daha iyiydi. Bunu ilk görüşte belli eden mekânların fazlalıydı. Tünel Şenliği birbirinden güzel mekânlarda düzenlendi. Programın bu kadar yoğun olması size de bu programdan bir program yapmanıza neden oluyor. Ben de başlangıcı The Marmara Pera Cafe’de Bora Çeliker Trio ile verdim. Bu adamı sahnede izlemesi çok keyifli, üstelik böyle güzel bir ortamda günün erken saatlerinde izlemek apayrı bir zevkti. O kadar sempatik bir insan ki bunu yüzünden kolayca anlayabilirsiniz. Gitar çalarken gözlerini kapattığında onun huzur bulduğunu görmek yaptığı müzik ile dinleyicilerine o huzuru geçirmek ve sizin onu algılamanız gerçekten yaşanması gereken bir duygu.

Hemen ardından kumbaracı yokuşunun tercüman çıkmazında bulunan Arte İstanbul doğru yol aldım. Bu sefer ki isim ise daha önce kendisini Ayhan Sicimoğlu ile izlediğim çok zarif bir sese sahip olan Zeynep Arabacıoğlu’ydu. Bu arada söylemeden edemeyeceğim bir hususta Arte İstanbul’un o güzel ve şirin bahçesi için oluşturulan konser alanıydı. Gerçekten dün izlediğim konserlerden en güzele sahip olan mekândı, Arte İstanbul… Zeynep çok güzel bir setlist hazırlamıştı. Latin izle başladı, Ladino ile devam etti ve Sambayla da bitirdi. Bu arada söylediği bir şarkı dikkatimi çekti, Amapola… Kendisinin söylediğine göre anonim bir şarkıymış, anlamı iste haşhaş çiçeği demekmiş. Bu harika konserin ardından ise Spiral Quartet dinlemek için Nardis Jazz Club’a doğru yol alıyorum. Tabi oraya gitmek çokta mümkün değil özellikle Tünel Ana sahnenin önünden geçmek o kalabalığın arasında aslında pekte mümkün değil. Birkaç dakika gecikmeli de olsa Nardis’e varıyorum. Geçen seneki gibi yine tıklım tıklım içerisi, herkes kendini cazın ritimlerine bırakmış, gibi… Spiral Quartet Cazın özü yani doğaçlama üzerine kurulmuş bir grup. Grup dört kişiden oluşuyor; Soprano saksafon ve flütte Philippe Poussard ki bu adam çalarken resmen kendisinden geçiyor. Davulda Christian Lete, kontrbasda François-Charles Delacoudre ve piyanoda Bruno Angelini.
Böyle harika bir gruptan sonrada bu sefer Elif Çağlar’ı dinlemek için IKSV Salon’a doğru yol alıyorum. Elif Çağlar bir türlü canlı bir şekilde izlemek nasip olmamıştı. En son çıkarmış olduğu m-u-s-i-c albümünün müptelası olmuş ve mutlaka bu albüm için kendisinin bir konserine gitmeyi planlamıştım. Ne yazik ki bir türlü vaktim olmamıştı. Tünel Şenliği programında kendisini gördüğümde ilk işaretlediğim konserlerin başında geliyordu. O yüzden bir an önce Salon’a vardım. Ben bu kızın harika bir yetenek olduğunu düşünüyorum. O kadar iyi ki sesini harika kullanıyor. Resmen müziğin ritmine kendini kaptırıyor ve o kadar güzel yüzlü ve pozitif ki insan kendine bakmaya doyamıyor. Gerçekten albüm çok başarılı çok iyi insanlarla çalışmış mesela bunlardan biri Ozan Musluoğlu… Albümde yer alan birbirinden harika şarkılar söyledi, resmen bizi mest etti. Albümde de gözlerden kaçmayan bir insan Ferhat Öz ile olan should i trust you düeti ise gecenin en güzel hareketlerindendi. Bizi kırmayarak Erykah Badunun şarkısı olan you got me cover’ı ise her zamanki gibi harikaydı.

Artık günün sonuna doğru gelirken gecenin son konseri yine Salon’da! Bu sefer The Souljazz Orchestra’ya konuk oluyoruz. Kanada menşeli bu grup batı afrika müziklerini barındaran bir afro beat grubu aslında. Jazzfunk olarak gerçekten başarılı bir grup. Özellikle sahnede gösterdikleri performans ise üst düzey olarak rahatça yorumlanabilir. Grup toplam 6 kişiden oluşuyor. Klavye ver perküsyonda Pierre Chrétien vokalde Marielle Rivard tenor saksafonda Steve Patterson bariton saksafonda Ray Murray alto saksafonda Zakari Frantz ve davulda Philippe Lafrenière… Yaptıkları müzik gecenin o saatinde o kadar iyi geldi ki herkes halinden oldukça memnundu. Afrika’nın o sıcağı ve samimiyeti adeta içimizi ısıtmıştı. Herkes Salon’da kendinden geçmiş bir şekilde Cazın o harika ritmi ile dans ediyor ve doyasıya eğleniyordu. Özellikle Insurrection şarkıları insanların kendisinden geçmesi için gayet yeterli bir sebepti. Gece saat 02:00 gibi 18. İstanbul Caz Festivalinin Tünel Şenliğini noktalarken her zamanki gibi aklımda cazın o doğal büyüsünün vermiş olduğu huzur kaldı…

 

Not: fotoğrafların devamı: http://www.flickr.com/photos/79515318@N00/

Ólafur Arnalds – Salon IKSV

Şimdiye kadar çok sayıda konser izlemişimdir, ama ilk defa bu kadar titizlikle takip ettiğim ve konserine gitmek için can attığım son zamanlarda bir konser hatırlamıyorum. Biletleri ilk satışa çıktığında almak, İstanbul’a gelene kadar tüm turnelerinde yaşadıklarını takip etmek gibi…  Ólafur ile tanışıklığımız 2009 yılına dayanır. O meşhur video Ljósið şarkısına çekmiş olduğu ve insanları etkisi altına alan ve birden albümlerinin dinlenmesini, yaptığı bütün işlere bakılmasını sağlayan o video ile… Biliyorum ki çoğu kişi Ólafur’ı o video klip ile tanımıştır. İşte böyle bir insanın bu kadar kısa bir zamanda İstanbul’a geldiğini duyunca şaşırdım. Ve turnesinin büyük bir bölümünü Amerika kıtasında yaptıktan sonra direk son durak olarak İstanbul’u seçmesi şaşkınlığı biraz daha artırmıştı. Zaten konser esnasında Ólafur’da artık İstanbul’dan sonra evine döneceğini söylemişti.  Biraz Ólafur’ın yaptığı müzikten bahsetmek gerekiyor. Aslında yaptığı demeyelim biz buna yaşadığı o müzikten bahsetmek diyelim… Benim konserlerde en çok dikkat ettiğim şeylerden biri de sanatçının hal ve hareketleridir. Bilirim ki iyi bir sanatçı yaptığı sanatı en iyi şekilde yaşar ve onu izleyicisine anlatır. O gece Ólafur’ı dikkatlice izledim, her notada bir şeyler hissettiğini şahit oldum. Biz onu dinlerken o salonun içerisinde değildi. Farklı bir boyuta geçmiş oradan çalıyordu. Bizi de yavaş yavaş o geçmiş olduğu boyuta çağırıyordu. Huzurun orada olduğunu söylüyor ve piyanonun ve yaylıların dışarı çıkardığı o ses ile elimizden tutuyor ve yanına alıyordu… Sanki biz bir filmin içeresindeydik filmin adı ise hayat, ve o bu hayatın müziklerini yaşıyor ve bize de yaşatıyordu, Ólafur Arnalds… Bize son albümü And They Have Escaped the Weight of Darkness’dan esintiler sundu. Her yapmış olduğu bestenin bir hikâyesi olması o kadar çekiyordu ki bizi bir an olsun kopmuyorduk yapmış olduğu müzikten… Bu arada ortamında harika olduğunu söyleyebilirim. Salon IKSV’de izlediğim en iyi konserlerden biriydi. Lakin o kadar önce bilet almama rağmen salonun en kötü yerinde olmama ise şaşırdım. Bulunduğum yerden sadece Ólafur’ı görebiliyor yaylıların ise sadece sesini duyabiliyordum. Birkaç bestenin kompozisyonları dikkat çekmek istiyorum. Bunlardan birisi Ólafur’ın büyülerinden Fok… Burada müziğin başlangıcı o kadar etkileyiciydi ki görselle birleşince ortaya harika bir görüntü ortaya çıktı. Hemen müziğin girişinde bir çocuk sesi duyduk. Ardından yapraklar dökülmeye başladılar. Her yaprak dökülüşü bizi biraz daha koparttı, ağacın yaprakta ayrılışı gibi… Hemen ardından ise yaylılar ve Ólafur, işte her şey harika dedim. Çünkü bütün bu olanlar beklentimin tamamen üstüne çıkmıştı …  Ve bana onu tanıtan o beste Ljósið hafızamda ise o klip karşımda da Ólafur Arnalds… Tarif edilmeyecek kadar güzel bir andı benim için o gece yaşadıklarım. Hatta kendime hayıflandım, Perşembe gününe bilet almadığım için. Salon’a gelenlerin bir kısmı Ólafur Arnalds’ı hem Perşembe izlemişler hem de Cuma izliyorlardı. O gece Ólafur ile aynı şeyi düşünüyorduk. Ne mi? Ólafur’da evine dönerken mutluydu, bizde…

Kenny Barron, CRR

Bu yıl caz adına çok doyurucu geçiyor.Muhakkak bunda İstanbul’un Kültür Başkenti olmasının da büyük etkisi var. Bildiğiniz gibi en son Haliç Kongre Merkezine dünyanın efsanevi caz piyanisti Herbie Hancock gelmişti. Bu hafta sonuda başka bir efsanevi caz piyanisti Kenny Barron Cemal Reşit Rey’de izleyicilerin karşısına çıktı. Hazır izleyici demişken Herbie Hancock konserine nazaran Kenny Barron izleycisi yoğunluğu daha fazlaydı. Ama ne yazık ki boş yerler yine oldukça fazlaydı. Bu fazlalığın nedeni yazılı ve görsel medyanın bu konseri az da olsa bahsetmesiydi. Ama Herbie Hancock konserinde ne yazık ki yazılı ve görsel medya bu konserden bu kadar bile bahsetmemişti. Böyle efsane isimlerin konserlerin de derin boşluklar olması ise Caz adına üzücüydü.
Konser bildiğiniz Kenny Barron adı altında Türkiye’de tanıtıldı. Yalnız Kenny Barron Quartet dersek daha doğru olur düşüncesindeyim. Ekibinin de emeğini göz ardı etmemiş oluruz. Çünkü bu ekipte öyle değerli isimler var ki, kim mi bunlar? Rutgers Üniversitesinden öğrencisi ve Grammy Ödüllü Saksafoncu David Sanchez, davulda Johnathan Blake ki bu adama dikkat edin. Neden mi? Öyle bir üstün performans sergiledi ki seyirciyi adeta mest etti. Kendisine resmen hayran bıraktı. Ve kontrabasta ise Kiyoshi Kitagawa… İşte bu kadar harika bir ekibi var, Kenny Barron’nun… O kadar başarılı bir açılış yapıldı ki ilk önce öğrencisi Sanchez Grammy Ödüllünü neden aldığını gösterircesine saksafonunu ile harikalar yarattı. Ardından Blake davulda kendinden geçti. Sonrada kontrbasta Kitagawa bize eşsiz ezgiler sundu. Ve o anda ekibe Kenny Barron dahil oldu ortaya harika bir iş çıktı. Kenny Barron o kadar büyük bir üstad ki o enstrümanları bize yalın bir halde teker teker dinletti. Gerçekten Barron ekibine harika bir liderlik yapıyor. Kendisinin de sık sık söylediği gibi “Beyniniz ile çalarsınız ama kalbiniz size yönlendirmeli” yani doğaçlamayı koruyan bu harika felsefe, ekibindeki herkeste mevcuttu. Biz de resmen Caz müziğinin büyüsüne kapılmıştık. O kadar başarılıydı ki her biri bunu rahatlıkla görebiliyordunuz. Şahsen bu samimi doğal hallerini bize fazlasıyla işlediklerini gördüm. Bir ara ekibi sahneyi terketti ve barron piyanosu ile mükkemmel bir solo performans gerçekleştirdi. 67 yıllık yaşamının 53 yılı Caz ile geçen Barron bizi müziği ile mest etti. Bu harika geceye Kenny Barron The Traveler albümünden bir Memories Of You çaldı ki ekibi ile birlikte işte o zaman Cazı neden sevdiğimi anladım. İşte 6 yaşında piyano ile tanışan 19 yaşında ise Dizzy Gillespie’nin grubunda çalmaya başlayan Kenny Barron bize unutmayacamız bir gece yaşattı.

Herbie Hancock, Haliç Kongre Merkezi

Dün gerçeten bir efsaneyi izledik. Efsane diyorum çünkü o ünvanı fazlasıyla hakediyor. Nasıl mı? 1984 yılından itibaren toplam 12 Grammry Ödülü, ve bu Grammry ödüllerinden biri var ki o ödülü 43 yıldır hiçbir caz albümü hak kazanamadı ama Herbie Hancock o ödülü 2008 yılında alarak büyük bir başarıya imza atmıştı. Ve bu efsane dün yeni projesi ile karşımızdaydı. Ne mi? “The Imagine Project.” Herbie Hancock 2010 yılında çıkardığı bu harika albümün tanıtımı için dünyada turneye çıkmış ve bu turne duraklarından birine de Istanbul’u katmıştı. İyiki katmış dün gece konsere gelenler Haliç Kongre Merkezin’den harika duygular ile ayrıldılar.  Ama ne yazık ki 2010 Avrupa Kültür Başkenti ünvanına sahip Istanbul Herbie Hancock Konserinde Haliç Kongre Merkezini bile dolduramamıştı. Üstelik böyle bir efsanenin son çıkarmış olduğu albümünün tanıtımı için geldiğini düşünürsek bu durumun ne kadar vahim olduğunu görebiliriz.Konsere geçmeden önce Haliç kongre Merkezi için Istabulun en modern konser mekanlarından birisi olduğunu da söylemek istiyorum. Üstelik bu tarz caz konserlerinde oldukça başarılı olduğunu da belirtmek isterim. Belki ses düzeni daha iyi olabilirmiş. Bunun dışında gerçekten çağdaş bir salon. Herbie Hancock saat 21:00 gibi sahnede daha doğrusu piyanonun başında buldu kendini ve o piyanonun tuşlarına dokunması ile salonu bir huşu kapladı ve biz de tamamen ruhumuzu ona bıraktık. Hakikatten dünyanın sayilı caz piyanistlerinden Herbie Hancock. Buna dün gece birkez daha canlı canlı tanık olmak ise gerçekten harika bir duyguydu. Bu arada Herbie Hancock demişken o harika ekibinden de bahsetmemek olmaz, Gitarda ileride adını oldukça sık duyacağımız bir isim Lionel Loueke, biraz Lionel’den bahsetmek gerekiyor.
Çünkü Lionel dünyada her insanın gitmek istediği Berklee müzik okulundan mezun ve bu okulu da burslu bitirmiş, bir gitarist. Üstelik okulu bitirir bitirmez Herbie Hancock’un rektörlüğünü yaptığı “Thelonious Monk Institute of Jazz’a” seçilmesi onun ne kadar iyi olduğunun da bir göstergesi… Tabi ekip Lionel ile kalmıyor, ünlü klavyeci Greg Phillinganes’ta ekibin bir parçası. Üstelik kendisi zamanında Eric Clapton ile çalışmış bir üstad, kaldı ki Herbie’de Greg’i anlatırken bundan bahsetti. Ekibin diğer müzisyenleri ise bass gitarda James Genus ve vokalde ise çok hoş bir ses, Kristina Train… Gerçekten Kristina oldukça başarılı bir sese sahip, albümüne adına veren Imagine şarkısı da kendisi seslendirdi. Ben de dayanamayıp Kristina’nın da seslendirmiş olduğu bir canlı performans kayıtı aldım. Bu kayıtı aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.

Bir ara Herbie Hancock piyanosundan kalkıp The Imagine Projesini anlattı, projenin oluşmanda etkili rol oynayan ana fikir ise küresel sorumluluk ve barış. Bu mesajların albümün oluşmasında etkili olduğunu ve albümde emeği geçen herkese de teşekkürlerini iletti. Yaklaşık 2 saat kalan Herbie seyircinin fazla ısrarı ile tam tamına yarım saat daha izleyiciye harika bir caz geçesi yaşattı. İzleyiciler ise Herbie’nin bu jestine oturdukları yerlerden kalkıp dans ederek karşılık verdiler. Salonun hepsi ayakta ve çılgınca dans ediyordu. İstanbul’a gelen efsanevi caz piyanisti bize böyle harika bir caz gecesi yaşattı.

http://player.vimeo.com/video/16239809?portrait=0

Herbie Hancock, The Imagine Project Tour from barfilozofu on Vimeo.