19. İstanbul Caz Festivali, Tünel Şenliği

Tünel benim için ayrı bir yere sahip, dar sokaklardan İstiklale çıkmak ya da kuytu bir arada oturup bir şeyler içmek, işte bunun zevkini almak bana gerçekten huzur veriyor. Diğer bir başka huzur kaynağım ise Caz. Bu iki huzur 3. kez İstanbul Caz Festivali kapsamında düzenlenen Tünel Şenliği festivalinde buluşuyor, kaynaşıyor ve büyülü tılsımı ile etraftakileri mutluluk veriyor. Ben de tünel şenliğini kaçırıp huzurumu bozmak istemeyenlerdenim. Çok geniş bir programa sahip olan bu festivalde kendime program yapmak da bir hayli zor oldu. Fakat ben programa daha önce göz attığım için, ilk başlayacağım konser Hollanda Konsolosluğunun bahçesinde sahne alacak Hollandalı cazcı Ntjam Rosie idi. Konser için Hollanda konsolosluğunun bahçesi sevimli ve bir o kadar da sıcak bir ortama sahipti. Caz severlerin kimi çimenlerin üzerine oturmuş, kimi benim gibi sırtlarını bir ağaca vermiş konserin başlamasını bekliyordu. Konsere gelmeden birkaç gün önce Ntjam’ın 2010 yılında çıkarmış olduğu Elle albümü keyifle dinlemiştim. Albüm fotoğrafındaki Ntjam’ın 2010 yılında canlı dinlediğim Grace Jones’a olan benzerliği beni hayrete düşürmüştü. Yaptığım araştırmaların sonucudu da bunun göstergesiydi. Ntjam için kaz dünyasının Grace Jones’ı diyorlardı. Ntjam arkadaşlarıyla beraber sahnedeki yerini aldığında artık bu benzerlik bütün gerçekliği ile karşımdaydı. Gelmeden dinlemiş olduğum Elle albümünden güzel şarkılar söyledi. Albümün giriş şarkısı olan Morning Glow oldukça başarılıydı. Sahnedeki sıcaklığının sebebi, kendisinin de ifade etmiş olduğu o Afrika kökenli oluşunun samimiyetiydi. Seyirci ile sürekli diyalog halinde olması sürekli gülen o çikolata kıvamındaki yüzü seyircinin içini ısıttı. Türkçe bir şarkıyı seslendirecek kadar özgüvene sahip oluşu ise bizi bir hayli şaşırttı. Bugün günlerden ne? Sorusuna seyircinin cumartesi demesi üzerine koca bir hayır çekerek, Bill Withers ait olan ve sayısız filmde kullanılan Lovely Day diyerek cevap vermesi yüzümüzde kocaman bir tebessüm bırakarak, bizi daha da mest etti.
Aklımın bir köşesine sıcakkanlı Hollandalı cazcı Ntjam Rosie’yi de yerleştirmiş olmanın keyfi ile İngiliz caz üçlüsü Phronesis’i dinlemek için Salt Beyoğlu’nun yolunu tuttum. İyi ki de tutmuşum diyorum. Hatta konser bittikten sonra kendime biraz geç kaldığım için hayıflandım. Bu kadar başarılı bir konser performansı beklemiyordum. Phronesis dediğim gibi üç kişiden oluşuyor. Kontrbas Jasper Hoiby piyanoda Ivo Neame ve davulda Anton Eger’den oluşan bu harika üçlü bizim ruhumuzu saran yapmış oldukları o müzik ile bize bunu harika bir şekilde hissettirdiler. Phronesis anlam olarak şu demek; “eğitim ile edilen pratik bir erdem.” Sahnede o erdem bütün ağırbaşlılığı ile karşımızdaydı. Sahnedeki o kararlılıkları ve o güçlü oluşları bizi oldukça etkiledi. Bu arada Salt Beyoğlu için çok şirin bir sahne oluşturulmuş. Seyirci sanki bir söyleşi ortamında gibiydi. Tek eksiği Jasper’ın ve bizlerinde etkilendiği havalandırma sorunuydu. Onun haricinde ortam o an için mükemmel görünüyordu. Performansını ve bize verdiği o enerji için davulcu Anton yani sahnenin çılgın adamı seyirciyi resmen büyüledi. Jasper’ın da dediği gibi bu erdemli üçlünün mutlaka bir CD’sine sahip olunmalı. Çünkü görülen o ki bu üçlü ilerisi için caz adına çok iyi işler yapacaklarının sinyallerini verdiler, o akşam. Ben ise harika duygular ile Salon’un yolunu tutum. Phronesis konserini bir an olsun kımıldamadan dinlediğim için Jülide Özçelik konserinin sonuna yetişebilmişim. Ama Hayat’ı, Zaman’ı ve Yalan Dünya’yı kaçırmadım… Jülide her zamanki gibi karakteristik o yumuşak sesi ile bizi duygulandırdı.
Ve benim için bu festivalin kapanışını Salom’da sahne alacak enerjileri ile bizi yerimizde rahat durmamızı sağlamayan Jo Stance grubu ile kapadık. Benim için harika bir final oldu. Finlandiyalı soul şarkıcı Johanna Försti ve davulcu-yapımcı Teppo Mäkynen’in bir projesi, Jo Stance. Gerçekten harika bir projeye imza atmışlar. 3 saksafoncu, 2 gitarist, 1 davulcu ve bir vokalden oluşan bu grup 60 yılların caz gruplarını andıran o nostaljiyi sahnede yaratmış oldukları inanılmaz enerji ile harmanlayıp bize sundular. Özellikle davulcu Teppo’nun performansı seyirciyi oldukça şaşırttı. Davulunu inanılmaz bir enerji ile çaldı. En çok dikkat ettiğim ise 7 kişinin inanılmaz uyumuydu. Herkesin ne yapacağını bilmesi yapmış oldukları bu projenin hakkını verdiklerinin adeta bir kanıtıydı. Salon’u dolduran kalabalık o gece büyük bir enerji hissiyatı ile ayrıldılar. Hatta konser başlarken Johanna’nın kalabalığı görünce yüzünde beliren şaşkınlık ifadesi, o an için yaşamış olduğu mutluluğun ifadesiydi. Son olarak bütün konserlere ve caza ilişkin söyleyeceğim şey, Cazın özü doğaçlama, doğaçlamanın dostu caz…

My Brightest Diamond – Salon IKSV

Dünya müziğinde aradığım başka bir şey ise kendine özgü özel işlerdir. İşte bu özel işlerden biri de Shara Worden’ın öncülüğündeki projesi My Brightest Diamond’ır. İlk önce burada biraz Shara’dan bahsetmek gerekiyor. Ben kendisini, ben de önemli bir yere sahip olan Amerikalı indie-folk şarkıcısı Sufjan Stevens ile tanıdım. Belli mi olur bir gün onun konserinde de bulunurum ve o konseri de büyük bir zevk ile kaleme alırım. Shara müzisyen bir ailenin içinde yetişmiş. Bu durum bana hep etkileyici gelmiştir. Bi’ düşünsenize annenin ve babanın ciddi bir şekilde müzikle uğraştığını, çocuğun ise o müziğin içinde kendisine nasıl bir hayat yarattığı, o hayatın içindeki hayalleri ve ileride kendisinin de o müziğin bir parçası olma ihtimali beni fazlasıyla etkilemiştir. Ben Shara’ya biraz da bu perspektiften baktım.

Shara ile beraber sahnede yer alan bir diğer isimde,  kendisini hiçbir zaman yalnız bırakmayan ve bir çok albümde ismi geçen hatta Tindersticks’in 2010 yılında çıkarmış olduğu Falling Down a Mountain albümünde ciddi bir emeği olan Davulcu Earl Harvin’di. Harvin sahnede Shara ile beraber o kadar iyi bir uyum içindeydiler ki ilk önce bunun farkına varıyorsunuz.

Konser özel bir proje olan Letters to Distant Cities ile başladı. Shara’nın bu projenin içinde almasının sebebi ise fotoğrafçı Murat Eyüboğlu. Ayrıca bu projenin içinde özel biri daha var. Amerika’da psikiyatristtik yapan ve aynı zamanda şiirleri, şiir çevirileri, öyküleri ve makaleleri bulunan Mustafa Ziyalan. Bu projenin çıkış noktası metropol yalnızlığının işlenmesi. Ve bu yalnızlık öyle bir kompozisyon ile anlatılmış ki, çekilen her fotoğrafın bir hikâyesi ve bize anlatmak istediği bir duygusu olmuş. Shara albümün girişinde Mustafa Ziyalan’ın kaleme aldığı The Sea dinletisine o büyülü sesi eşlik etmiş. Bu projeyi özel kılan ise Müzik, fotoğraf ve şiirin bir çatı altında toplanması olmuş. İşle her şey bu özel projenin dinletisi ile başladı. O anakent yalnızlığı Murat’ın çekmiş olduğu fotoğraflar ve Shara’nın büyülü sesi ile bize anlatıldı.

Bu güzel projenin ardından Shara bütün heybeti ile tekrar sahnede yer aldı. Son çıkarmış olduğu All Things Will Unwind albümünün ilk şarkısı We Added It Up ile harika bir başlangıç yaptı. 2006 yılında çıkarmış olduğu ilk albümünden son albümüne kadar dinlediğim o büyülü sesi canlı dinliyor olmamın bende yaratmış olduğu o etkinin duygusu bütün ruhumu sarmıştı. Ardından ilk albümü Bring Me The Workhorse ki bu albüm bende önemli bir yere sahiptir. (herkeste olduğu gibi) İşte bu albümün ikinci şarkısı Golden Star ile Shara sahnede daha da büyümüş ve beni gitgide daha da şaşırtıyordu. Galiba gerçekten bu kadarını beklemiyordum. Şaşkınlığımın en büyük nedeni bundan başka bir şey olamazdı. İlk albümü ve son albümü arasında ilerlerken son albümden Escape Routes şarkısını söylerken onu dikkatlice izledim. Yaptığı işten haz alan ve bir o kadar da eğlenen bir kadın gördüm. Şarkılarını söylerken yaratmış olduğu o teatral hava aldığı opera eğitiminin bir yansımasıydı. Ve son albümün efsane şarkılarından biri Be Brave! Albümde sözleri ile beni oldukça etkileyen bu şarkıyı Shara söylerken şarkının etkisi altına girmesi ve o etkiyi bize aktarması gerçekten inanılmaz ve görülmeye değer bir andı. Gerçekten son albümde sözleri ile başlı başına birçok başyapıt var. Bunlardan başka biri de She Does Not Brave The WarBu şarkı ismiyle aslında her şeyi fazlasıyla anlatıyor. Bundan sonra Shara’nın yapmış olduğu setlist dinleyenlerin isteklerine maruz kaldı. Bunlardan birisi ilk albümün efsane şarkılarından Gone Away… Shara seyirciyi hiç kıramadı, istenilen her şarkıyı söyledi. Çünkü herkesin mutlu olmasını istiyordu. Bu şarkılardan birisi de büyük bir ihtimal söylemeyeceğini düşündüğüm gerçi her ne kadar olsa da bu şarkı istenince onun da hayret ettiği Workhorse idi… İşte bu benim şarkım! Sözleri müziği ve Shara’nın o harika sesi ile hayat verdiği Workhorse…  O kadar anlatılacak şey var ki bu şarkı için, ilk söylemek istediğim o efsane ilk albümün noktası olmasıdır. Yani o harika albüm bu şarkı ile kapanmış ve çoğu kişiyi hüzünlendirmiştir. Kısaca işte bu dedirtmiştir. Bu şarkı ona duymuş olduğum hayranlığımın bir ifadesi olmuştur ve o şekilde bende kalacaktır. Konser bitiminden sonra yaptığı bisten dolayı iki şarkı daha seslendirdi. Ama ne iki şarkı! İkisi de efsane ilk albümden Freak Out diğeri ise Something of an End şarkılarıydı. Her şeyi ile harika zaman geçirdiğimiz o süre o kadar çabuk ilerledi ki, bu aslında bize kusursuzluğun bir ifadesiydi…

Setlist

We Added It Up
Golden Star
Escape Routes
Be Brave
She Does Not Brave The War
Gone Away
Dragonfly
Magic Rabbit
I Havbe Never Loved Someone
Apples
Workhorse
High Low Middle
Inside A Boy

Bis
Freak Out
Something of an End

Not: Fotoğraflar Ceren Şekerci tarafından çekilmiştir.

Jaga Jazzist – Tamirhane

2011 yılının sonlarına doğru yaklaşırken 2012 yılında açıklanan konserlere göz attığımda bir de ne göreyim. 1994 yılında Norveç’in Oslo kentinde kurulmuş 9 kişiden oluşan bir caz topluluğu olan Jaga Jazzist. Zaten işin içine Norveç girdiği zaman konsere gitmek ya da gitmemek hakkında çok fazla bir şey düşünmüyorsunuz. Bu konserin en büyük talihsizliği ise Salon’da aynı gün konser verecek olan Norveçli Caz Trompetçisi Nils Petter Molvaer idi. Ben ise seçimimi Jaga Jazzist tarafından yana kullandım. Düşünebiliyor musunuz? 1994 yılında progressive bir caz grubu oluşuyor ve günümüze kadar kendini koruyor. Jaga Jazzist ile tanışıklığım 2005 yılına çıkarmış oldukları What We Must albümüydü. Albümün ve yaptıkları müziklerin kısa bir sürede bağımlısı olmuştum. Jaga Jazzist o yıllarda bana Norveç müziğini ve müzisyenlerini araştırma merakanın vermiş olduğu bir hediyeydi. İlk defa İstanbul’da konser verecek olmaları ve benim şimdiye kadar duymuş olduğum bu hayranlık karşında kayıtsız kalmadım ve Tamirhane’nin yolunu tuttum. Tamirhane demişken birkaç bir şey söylemek istiyorum. İlk önce ses sistemleri söylenilenler kadar kötü değil. Ama Jaga Jazzist konserinde mekanın kapasitesinin üstüne nasıl çıkabiliriz ya da bu mekan en fazla kaç kişi alıyor denemesi gibi bir şey yaptılar. Dışarıda izlemeye çalışanlar kapının önünde izleyenler açıkcası hiçkimse mekanın içinde rahat bir şekilde hareket edemiyordu. Gerçi ben Ghetto’da bu tarz durumlara alışkın olduğum için hiç yabancılık çekmedim. İkinci bir konuda konserin hemen başlarında nedenini bilmediğimiz bir şekilde çıkan kavgaya herhangi bir yetkilinin müdahele etmemesiydi. Kavgayı yatıştırmaya çalışan kişinin Martin Horntveth olması durumun ne kadar vahim olduğunu gözler önüne seriyordu.

Martin demişken bu adam sahnede resmen kendinden geçiyor. Öyle bir canlı performans sergiliyor ki davulu ile, onu hayranlıkla izliyorsunuz. Hazır grubun üyelerine geçmişken onlardan da bahsetmemiz gerekiyor. Gitar Marcus Forsgren, bas Even Ormestad, vibrafon ve gitar Andreas Mjøs, saksafon, klarinet ve gitar Lars Horntveth, klavye Øystein Moen, trombon ve perküsyon Erik Johannessen, tuba ve glockenspiel ise Peder Simonsen. Bu kadar geniş bir müzik aletleri yelpazesi ile yapılan bir müzikten bahsediyor olmam Jaga Jazzist’in nasıl bir grup olduğuna dair size birkaç fikir vermiştir, diye düşünüyorum. O gece sahnede Jaga’yı izlerken resmen tek keklimeyle hipnotize oldum. Bunların yaptığı müziğin ana hissiyatı ben de bu şekilde oluştu. Evet resmen müziklerini icra ettiklerinde büyüleniyorlar ve o büyüyü bize olduğu gibi aktarıyorlar. O kadar sevmişleri ki yaptıkları işi her birinin gözlerinde bunun parıltısını rahat bir şekilde görebiliyor ve algılayabiliyorsunuz. Jaga Jazzist gerçekten tatmini yüksek bir setlist hazırlamıştı. Hiçbir isteği de kırmadılar. Oslo Skyline şarkısını Martin İstanbul Skyline olarak değiştirdi ve grup öyle bir canlı performans sergiledi ki yıllardır onları beklediğimize deydi. Benim göz bebeği şarkılarımdan biri de Animal Chin’di. Ve bu şarkıyı son şarkı olarak seçmeleri geceyi kusursuz bitirdi.

Jaga zihnimizinde bulunan o yerini yapmış oldukları bu harika canlı performansları ile aklımızdan hiç çıkartmamamız gerektiğini söylediler. Soğuk bir İstanbul gecesi karşımıza çıkan bu Norveçli progresive caz topluluğu bize olduça sıcak ve bir o kadar da güzel bir gece yaşattı.

Not: İleride konsere dair birkaç fotoğraf eklenebilir.

18. İstanbul Caz Festivali, Tünel Şenliği

Bu yıl 18. düzenlenen İstanbul Caz Festivalinin 2. Günü harika bir Tünel Şenliğine ev sahipliğe yaptı. Program geçen seneye göre daha iyiydi. Bunu ilk görüşte belli eden mekânların fazlalıydı. Tünel Şenliği birbirinden güzel mekânlarda düzenlendi. Programın bu kadar yoğun olması size de bu programdan bir program yapmanıza neden oluyor. Ben de başlangıcı The Marmara Pera Cafe’de Bora Çeliker Trio ile verdim. Bu adamı sahnede izlemesi çok keyifli, üstelik böyle güzel bir ortamda günün erken saatlerinde izlemek apayrı bir zevkti. O kadar sempatik bir insan ki bunu yüzünden kolayca anlayabilirsiniz. Gitar çalarken gözlerini kapattığında onun huzur bulduğunu görmek yaptığı müzik ile dinleyicilerine o huzuru geçirmek ve sizin onu algılamanız gerçekten yaşanması gereken bir duygu.

Hemen ardından kumbaracı yokuşunun tercüman çıkmazında bulunan Arte İstanbul doğru yol aldım. Bu sefer ki isim ise daha önce kendisini Ayhan Sicimoğlu ile izlediğim çok zarif bir sese sahip olan Zeynep Arabacıoğlu’ydu. Bu arada söylemeden edemeyeceğim bir hususta Arte İstanbul’un o güzel ve şirin bahçesi için oluşturulan konser alanıydı. Gerçekten dün izlediğim konserlerden en güzele sahip olan mekândı, Arte İstanbul… Zeynep çok güzel bir setlist hazırlamıştı. Latin izle başladı, Ladino ile devam etti ve Sambayla da bitirdi. Bu arada söylediği bir şarkı dikkatimi çekti, Amapola… Kendisinin söylediğine göre anonim bir şarkıymış, anlamı iste haşhaş çiçeği demekmiş. Bu harika konserin ardından ise Spiral Quartet dinlemek için Nardis Jazz Club’a doğru yol alıyorum. Tabi oraya gitmek çokta mümkün değil özellikle Tünel Ana sahnenin önünden geçmek o kalabalığın arasında aslında pekte mümkün değil. Birkaç dakika gecikmeli de olsa Nardis’e varıyorum. Geçen seneki gibi yine tıklım tıklım içerisi, herkes kendini cazın ritimlerine bırakmış, gibi… Spiral Quartet Cazın özü yani doğaçlama üzerine kurulmuş bir grup. Grup dört kişiden oluşuyor; Soprano saksafon ve flütte Philippe Poussard ki bu adam çalarken resmen kendisinden geçiyor. Davulda Christian Lete, kontrbasda François-Charles Delacoudre ve piyanoda Bruno Angelini.
Böyle harika bir gruptan sonrada bu sefer Elif Çağlar’ı dinlemek için IKSV Salon’a doğru yol alıyorum. Elif Çağlar bir türlü canlı bir şekilde izlemek nasip olmamıştı. En son çıkarmış olduğu m-u-s-i-c albümünün müptelası olmuş ve mutlaka bu albüm için kendisinin bir konserine gitmeyi planlamıştım. Ne yazik ki bir türlü vaktim olmamıştı. Tünel Şenliği programında kendisini gördüğümde ilk işaretlediğim konserlerin başında geliyordu. O yüzden bir an önce Salon’a vardım. Ben bu kızın harika bir yetenek olduğunu düşünüyorum. O kadar iyi ki sesini harika kullanıyor. Resmen müziğin ritmine kendini kaptırıyor ve o kadar güzel yüzlü ve pozitif ki insan kendine bakmaya doyamıyor. Gerçekten albüm çok başarılı çok iyi insanlarla çalışmış mesela bunlardan biri Ozan Musluoğlu… Albümde yer alan birbirinden harika şarkılar söyledi, resmen bizi mest etti. Albümde de gözlerden kaçmayan bir insan Ferhat Öz ile olan should i trust you düeti ise gecenin en güzel hareketlerindendi. Bizi kırmayarak Erykah Badunun şarkısı olan you got me cover’ı ise her zamanki gibi harikaydı.

Artık günün sonuna doğru gelirken gecenin son konseri yine Salon’da! Bu sefer The Souljazz Orchestra’ya konuk oluyoruz. Kanada menşeli bu grup batı afrika müziklerini barındaran bir afro beat grubu aslında. Jazzfunk olarak gerçekten başarılı bir grup. Özellikle sahnede gösterdikleri performans ise üst düzey olarak rahatça yorumlanabilir. Grup toplam 6 kişiden oluşuyor. Klavye ver perküsyonda Pierre Chrétien vokalde Marielle Rivard tenor saksafonda Steve Patterson bariton saksafonda Ray Murray alto saksafonda Zakari Frantz ve davulda Philippe Lafrenière… Yaptıkları müzik gecenin o saatinde o kadar iyi geldi ki herkes halinden oldukça memnundu. Afrika’nın o sıcağı ve samimiyeti adeta içimizi ısıtmıştı. Herkes Salon’da kendinden geçmiş bir şekilde Cazın o harika ritmi ile dans ediyor ve doyasıya eğleniyordu. Özellikle Insurrection şarkıları insanların kendisinden geçmesi için gayet yeterli bir sebepti. Gece saat 02:00 gibi 18. İstanbul Caz Festivalinin Tünel Şenliğini noktalarken her zamanki gibi aklımda cazın o doğal büyüsünün vermiş olduğu huzur kaldı…

 

Not: fotoğrafların devamı: http://www.flickr.com/photos/79515318@N00/

Ólafur Arnalds – Salon IKSV

Şimdiye kadar çok sayıda konser izlemişimdir, ama ilk defa bu kadar titizlikle takip ettiğim ve konserine gitmek için can attığım son zamanlarda bir konser hatırlamıyorum. Biletleri ilk satışa çıktığında almak, İstanbul’a gelene kadar tüm turnelerinde yaşadıklarını takip etmek gibi…  Ólafur ile tanışıklığımız 2009 yılına dayanır. O meşhur video Ljósið şarkısına çekmiş olduğu ve insanları etkisi altına alan ve birden albümlerinin dinlenmesini, yaptığı bütün işlere bakılmasını sağlayan o video ile… Biliyorum ki çoğu kişi Ólafur’ı o video klip ile tanımıştır. İşte böyle bir insanın bu kadar kısa bir zamanda İstanbul’a geldiğini duyunca şaşırdım. Ve turnesinin büyük bir bölümünü Amerika kıtasında yaptıktan sonra direk son durak olarak İstanbul’u seçmesi şaşkınlığı biraz daha artırmıştı. Zaten konser esnasında Ólafur’da artık İstanbul’dan sonra evine döneceğini söylemişti.  Biraz Ólafur’ın yaptığı müzikten bahsetmek gerekiyor. Aslında yaptığı demeyelim biz buna yaşadığı o müzikten bahsetmek diyelim… Benim konserlerde en çok dikkat ettiğim şeylerden biri de sanatçının hal ve hareketleridir. Bilirim ki iyi bir sanatçı yaptığı sanatı en iyi şekilde yaşar ve onu izleyicisine anlatır. O gece Ólafur’ı dikkatlice izledim, her notada bir şeyler hissettiğini şahit oldum. Biz onu dinlerken o salonun içerisinde değildi. Farklı bir boyuta geçmiş oradan çalıyordu. Bizi de yavaş yavaş o geçmiş olduğu boyuta çağırıyordu. Huzurun orada olduğunu söylüyor ve piyanonun ve yaylıların dışarı çıkardığı o ses ile elimizden tutuyor ve yanına alıyordu… Sanki biz bir filmin içeresindeydik filmin adı ise hayat, ve o bu hayatın müziklerini yaşıyor ve bize de yaşatıyordu, Ólafur Arnalds… Bize son albümü And They Have Escaped the Weight of Darkness’dan esintiler sundu. Her yapmış olduğu bestenin bir hikâyesi olması o kadar çekiyordu ki bizi bir an olsun kopmuyorduk yapmış olduğu müzikten… Bu arada ortamında harika olduğunu söyleyebilirim. Salon IKSV’de izlediğim en iyi konserlerden biriydi. Lakin o kadar önce bilet almama rağmen salonun en kötü yerinde olmama ise şaşırdım. Bulunduğum yerden sadece Ólafur’ı görebiliyor yaylıların ise sadece sesini duyabiliyordum. Birkaç bestenin kompozisyonları dikkat çekmek istiyorum. Bunlardan birisi Ólafur’ın büyülerinden Fok… Burada müziğin başlangıcı o kadar etkileyiciydi ki görselle birleşince ortaya harika bir görüntü ortaya çıktı. Hemen müziğin girişinde bir çocuk sesi duyduk. Ardından yapraklar dökülmeye başladılar. Her yaprak dökülüşü bizi biraz daha koparttı, ağacın yaprakta ayrılışı gibi… Hemen ardından ise yaylılar ve Ólafur, işte her şey harika dedim. Çünkü bütün bu olanlar beklentimin tamamen üstüne çıkmıştı …  Ve bana onu tanıtan o beste Ljósið hafızamda ise o klip karşımda da Ólafur Arnalds… Tarif edilmeyecek kadar güzel bir andı benim için o gece yaşadıklarım. Hatta kendime hayıflandım, Perşembe gününe bilet almadığım için. Salon’a gelenlerin bir kısmı Ólafur Arnalds’ı hem Perşembe izlemişler hem de Cuma izliyorlardı. O gece Ólafur ile aynı şeyi düşünüyorduk. Ne mi? Ólafur’da evine dönerken mutluydu, bizde…